bakış açısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bakış açısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Televizyon

Özellikle ticari mesajları oluşturan kodların amacına ulaşabilmesi; o kodların, farklı izleyici tipleri açısından ortak anlamları olmasına bağlıdır. Bu ortaklık dilin, dolaylı olarak da kültürel anlamda farklı uçların yuvarlatılmasını gerektirir. Bu törpülenme süreci genellikle, gündelik hayatla örgülü yaşayan dil üzerinden yürür. Dil basitleştirilir; televizyon ekranından bazı kavramları -genellikle bir çoğunu birden- karşılaması için, yepyeni ve iğdiş sözcükler ilan edilir. Önce dil aşınır 


Televizyon, bireye ve toplumsal yaşama yönelik etkilerinin, çok farklı bağlamlarda ele alınarak; değerlendirmesinin, çok yönlü korelasyonlarla yapılması gerektiğine inandığım bir kitle iletişim aracıdır.

Televizyon, enformasyon kavramı içinde değerlendirilebilecek her türlü iletiyi -üstelik iletinin görsel ve işitsel unsurlarını eşzamanlı olarak- sunabilen, mucizevi bir araçtır. Çağdaş yaşamın en karmaşık ilişkilenme biçimi televizyon üzerinden gerçekleşir. Bu araç üzerinden yürüyen ilişkilenme ya da iletişim, o kadar karmaşıktır ki; bir değerlendirme sırasında değişkenlerden en az birini ihmal etmeden ilerleme kaydetmek zordur. İşin içinde düşünebileceğimiz unsurlardan belli başlılarını saymaya çalışayım... 

Bir kere televizyon yayıncılığı, ekonomik bir etkinliktir. Bu etkinlik sayesinde, örneğin, mal ya da hizmet üreten bir kuruluş, dağıtım alanı haritalarını artık konvansiyonel erişim olanaklarının imkan verdiği şekilde bir yarıçap üzerinden değil; çok büyük ölçeklere varabilen ve televizyon yayınlarının izlenebildiği parçalı bir coğrafya üzerinden hazırlayabilmektedir. 


İkinci önemli husus, televizyonun çok etkili bir enformasyon iletim aracı olmasıdır. Etkili olması, görsel algıya yönelik, ikna ediciliği yüksek mesajlar taşıyabiliyor olmasından kaynaklanır. İşitsel niteliğini de yabana atmadan, ama görsel algının insan algıları arasındaki özel durumuna bilhassa değinerek, görsellik kavramı için de bir tanım deneyeyim...

Görsellik
Ne kadar görürsem o kadar iyi (!)
Görsellik; bir uyaranın gözle algılanabilir niteliklerinin tümüdür. Dolayısıyla, başka bir bütünün tamamlayıcısı olarak düşünmek gerekir. Yani uyaranın, başka duyularla algılanabilen bütünlüklü uyarıcı etkisinin bir parçasıdır, ancak.

Görsellik kavramı, uyaranın algı sürecine etki eden tüm görsel unsurlarını anlatır. Kavramı iyi tanımak için görüntünün; renk, çizgi, desen, hareket ve doku gibi tamamlayıcı unsurları üzerinde düşünmek yardımcı olabilir. Teknik altyapı da görsellik üzerinde etkilidir. Yani, görüntünün hangi maddi yapı üzerinde ya da hangi ortamda (medya) varlık bulduğu da önemlidir. Keza, algılayıcının görsel algı eşikleri de, kavramla yakından ilgilidir.

Bir uyaranın, algılayana yönelen diğer nitelikleri arasında öne çıkan, algı sürecinin en hızlı (algılama ve değerlendirme süresi olarak ortalama 2 saniye dolayında) olduğu alandır, görsellik. Görüntüyü bloke eden bir engel yoksa ve görme duyusunun menzilini aşan bir mesafede değilsek, görsel materyali algılarız. 


Uyaranın görsel niteliği, algılayıcının bireysel denetim mekanizmalarından en hızlı ve en az sorunla geçen niteliğidir. Reklam ve propaganda etkinliklerinde daha çok tercih edilmesinin nedeni, budur

Görsel uyaranlarla ilgili "yoğunluk" kavramından da söz etmemiz lazım. Yoğunluğu da iki farklı şekilde anlıyorum; birincisi aynı anda çok sayıda görsel uyaranın adeta bombardıman halinde yayınlanmasını anlatır. İkincisi de tek bir görsel uyaranın içerik itibarıyla yoğun nitelik taşıması demektir. Genellikle görsel uyaranlarla çalışan iletişimciler yoğunluk konusunda, yoğunluğu yüksek tutma yönünde, özenli bir çaba içinde olurlar. 

Hızlı, denetimsiz ve en ucuz!

Çünkü uyaranın görsel niteliği, algılayıcının bireysel denetim mekanizmalarından en hızlı ve en az sorunla geçen niteliğidir. Reklam ve propaganda etkinliklerinde daha çok tercih edilmesinin nedeni, budur. Materyal ne kadar yoğun olursa vicdani, etik ve hukuki filtrelerimizde o kadar az oyalanır ve dağarcığımıza yerleşmek üzere, kişisel filtrelerimizden hızla ve rahatça geçer.

Görsellik, herkesin kolayca üretebileceği bir nitelik olmamakla da, ayrı durur. Görsel materyalin profesyonel üretim süreci, -maliyeti birbirinden farklı bir çok teknik mümkün olmakla beraber, genel olarak- çok pahalı, sürdürülebilirliği zor ve meşakkatlidir. Pahalı olmanın dışında; ciddi zihinsel ve akademik donanımı da gerektirir.

Bu araya televizyon yayınlarının kolay izlenebilir niteliğini de ilave etmek istiyorum. Bir kere TV alıcıları, ekonomik anlamda artık herkesin edinebildiği bir araçtır. 


Bir açıdan baktığımda, evlerimizde TV alıcısı bulundurmak için 'üstüne para veriyor' olduğumuza inanamadığımı söylemek isterim! İleri (ütopik) demokrasilerde, TV alıcısı bulundurmanın kamuoyunca neredeyse ayıplanacağı, TV alıcısı bulundurmak için bireylerin ciddi ödemeler talep edeceği veya bununla ilgili ihalelere çıkılabileceği gibi gelişmeler öngörüyorum.

Herkes kendi evimde...

Neyse... Herkeste TV alıcısı var. Her yerde yayın da var. İzlemek çok kolay. Uzaktan kumandanın düğmesine basıyorsunuz ve izliyorsunuz; oturarak, yatarak ve belki başka bazı şeylerle de ilgilenirken. Evin içinde televizyonun kapanması gerekmiyor. Dikkatinizi başka bir şeye yöneltmiş olabilirsiniz ve ama televizyon, işitsel anlamda size ulaşmaya devam eder. Sesleri seçerek, yaptığınız işe ara verebilir ve gözlerinizi ekrana çevirebilirsiniz. Sizin ilgileneceğiniz bir şeylerden söz ediliyor olabilir; ilgilenirsiniz.

Sonuç olarak elimizde her eve girebilen, teknik anlamda üstün nitelikli görsel ve işitsel mesajlar yaymaya imkan veren, hedef profilinin geneli için ucuz bir araç var. TV alıcısının ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaca dönüştüğünü, ekonomik sınıfımız ne olursa olsun, TV alıcısı olmayan bir mesken düşünülemediğini biliyoruz... 


Artık mesele, enformasyonun kaynağından alınıp, hedefe ulaştırılmasındadır. Bu çok pahalı süreç, enformasyonun istendiği gibi biçimlendirilmesi; manipüle edilmesi ve bir ileti formunda yeniden üretilip yayılmasıyla, maliyetinin çok üzerinde yararlar sağlayabilen bir etkinlik olarak tamamlanacaktır.

Enformasyonun akış yönünü; iletişim sırasında yeniden üretilmesi sürecini, yani genel olarak 'enformasyonu' kontrol eden güç, enformasyon çağının gerçek gücüdür. 
İşin enformasyonun taşınmasına ilişkin yanını da böylece anmış olalım.

Söz edilmesi gereken üçüncü husus; televizyonun, izleyen birey açısından yarattığı etkidir. Bu konu, farklı izleyici profilleri açısından ayrı ayrı ele alınsa iyi olur. Çünkü, aynı ileti çocuk için başka, yetişkin için başka; kadın için başka, erkek için başka; Afgan için başka, Japon için başka anlamlar kazanabilir. 


Televizyon, bütün saydığım ve sayamadığım farklı izleyici tipleri açısından, etkili bir aynılaştırma aracıdır. İzleyicileri kültürel anlamda birbirine benzetme eğiliminde olur

Ama genel bir kanaatimi burada anayım: televizyon, bütün saydığım ve sayamadığım farklı izleyici tipleri açısından, etkili bir aynılaştırma aracıdır. İzleyicileri kültürel anlamda birbirine benzetme eğiliminde olur. Bu etkiyle ilgili kesin bir sav öne sürmek mümkün değil, tabi. Ama, özellikle ticari mesajları oluşturan kodların amacına ulaşabilmesi; o kodların, farklı izleyici tipleri açısından ortak anlamları olmasına bağlıdır. Bu ortaklık dilin, dolaylı olarak da kültürel anlamda farklı uçların yuvarlatılmasını gerektirir. Bu törpülenme süreci genellikle, gündelik hayatla örgülü yaşayan dil üzerinden yürür. Dil basitleştirilir; televizyon ekranından bazı kavramları -genellikle bir çoğunu birden- karşılaması için, yepyeni ve iğdiş sözcükler ilan edilir.

Önce dil aşınır.

Bir de televizyonun, bireyler arası ilişkiler ve birey psikolojisi üzerindeki etkilerinden söz etmek lazım.

Televizyon, ülke ve dünya ölçeğinde çok önemli bir sürü enformasyonu evimize getirdiği için; daha az önemli olan bireyler arası ilişkilere, giderek daha az zaman ayırmamıza neden olur. Daha az konuşuruz birbirimizle. İletişim çağının mucizevi buluşu; daha az iletişim kurmamıza neden olur, başka bir deyişle. 


Televizyon sayesinde, dünyayı tek tek bireyler olarak daha iyi anlayıp değerlendirir; böylece daha iyi kavrarız. Ama aynı nedenle birbirimizi daha az anlarız

Bob Geldof & David Bingham (One of my Turns - Pink Floyd)
Yine başka bir ifadeyle; televizyon sayesinde, dünyayı tek tek bireyler olarak daha iyi anlayıp değerlendirir; böylece daha iyi kavrarız. Ama aynı nedenle birbirimizi daha az anlarız. Ormanın ihtişamı altında, ağacı görememek gibi. Oysa bireyler olarak bize lazım olan, tek başına ağaçtır genellikle.

Bireyler olarak bir şey yapabiliriz: televizyonun bize önerdiği bakış açısını; bize önerdiği ve sunduğu, enformasyona -tek tek izleyiciler olarak- bakarkenki konumumuzu reddetmek; bize sunulan paketlenmiş ve standardize edilmiş, birkaç bireysel gerçeklik modelinden birini tercih etme zorunluluğuna karşı çıkmak... 


Kendi gerçekliğimi kendim tarif edebilirim
Hayır! Benim birilerinin önerdiği bireysel gerçeklik modellerinden birini kabullenmeye ihtiyacım yok. Kendi gerçekliğimi kendim tarif edebilirim. Kendi gerçekliğimi kendim tanımladığım sürece, kendi gerçekliğime en uygun kararları alma şansım artar. 

Bu masada, 30 saniyelik yayın için, bireysel gerçekliğimize yüzlerce buton dokunur...

Bu da beni daha mutlu ve içinde yaşadığım dünyayı da muhakkak daha güzel hale getirecektir.

Böyle yaparak, karşımıza çıkan iletilere ilişkin, kendi gerçeğimize daha uygun bakış açılarını seçebilir; gerçek hayatın içindeki, gerçek konumumuzu daha iyi algılayıp, değerlendirebiliriz. Kendi gerçeğimizi hatırlamak için, arada birbirimizin yüzüne bakmamızda yarar var.

22 Temmuz 2012 Pazar

Manipülasyondan paradigmaya


Eskimiş paradigmayı tahtından etmek üzere isyan etmek ve yerleştiği tahttan inmemek için direnmek, toplumsal paradigmanın doğasıdır. Paradigma, yeni doğrular bulduğu savıyla gelir; varlığını baki kılmanın koşullarını oluşturur ve toplumun üzerine çöker. Bu zafer anında ne kadar kabul görürse, hayatın o kadar çok alanında kendi kurumlarını oluşturma imkanı bulur. Paradigma bürokrasidir. Şablonlar silsilesidir, tabuların kütüphanesidir. Hakim paradigmanın kurduğu sistem ne kadar güçlüyse, müsaade etmediği bakış ve yaklaşımlar da o kadar dışlanır, ötelenir. 

Çok iddialı görünen bu başlık altında anlatacaklarım, bu iki kavramla ilgili geniş bir çalışmanın sonucu değil. Niyetim sadece, manipülasyon ve paradigma kavramlarının birbiriyle nasıl ilişkilendiğine dair tartışmaktır.

“Bilginin Manipülasyonu” başlıklı önceki metinde manipülasyon kavramı için şu tanımı getirdim: manipülasyon kaynağında elde edilen bilgiyi (enformasyon) belirli bir amaç doğrultusunda yeni bir forma büründürme; yani kaynaktaki saf halinden farklı bir işlev kazanmasını sağlama ve bilginin bu yeni halini yayma işlemidir.

Kameranın paradigması neyi gösterir?
Esas olan, bu tanımdan yola çıkarak manipülasyon işleminin kamuoyu oluşturma yolunda nasıl ve ne kadar etki edebileceği sorusudur. Bir başka deyişle amacım, manipülasyon olgusunun paradigma kavramıyla olan ilişkisine değinmek; belki ulaştığım bazı sonuçları duyurmak ve daha çok konumuzla ilgili sorular üretmektir. Önce paradigma kavramı üzerinde biraz durmayı istiyorum.

Paradigma, hakkında uzun süre kafa yormuş sosyologların bile birbirinden çok farklı tanımlar getirdiği bir kavram. Paradigma sözünü ilk kez kullanan sosyolog Thomas Kuhn, toplumsal devrimleri incelediği yapıtında kavram için 11 farklı tanım getirmiş. Aynı kavrama farklı tanımlamalar getirmek, kafa karıştırıcı gibi görünüyor. Ama bana kalırsa, bir kavramın tanımından çok emin olamama hali; sosyal bilimlerin esnek paradigmaları çerçevesinde ve sürekli dalgalanan zemini üzerinde, ancak bilimsel olma çabasına dayanan bir yaklaşımdan kaynaklanıyor olabilir.

Paradigma, en kestirme anlatımla, belli bir dönem için olayları ve olguları değerlendirme sürecinde; bireylerin veya toplulukların bakışını belirleyen  değerler ve anlayışlar bütünü; bir bakış açısı; bir çerçeve önerisidir

Tanımla ilgili ayrıntılar üzerinde fazla durmadan, sözünü ettiğim birçok farklı tanım arasından; bizim bağlamımıza en çok uyan tanımı kullanacağım: Paradigma, en kestirme anlatımla, belli bir dönem için olayları ve olguları değerlendirme sürecinde; bireylerin veya toplulukların bakışını belirleyen  değerler ve anlayışlar bütünü; bir bakış açısı; bir çerçeve önerisidir.

Burada kavramın tanımı yanında, başka niteliklerine de özel vurgular yapmak gerekiyor. Önce şu ayrımı ortaya koyalım: ‘bireylerin veya toplulukların’ diyerek iki ayrı noktayı vurgulamış oldum. Yani toplumsal paradigmalardan ve bireysel paradigmalardan söz etmek mümkün.

Bireysel paradigma; bireyin kişisel deneyimi üzerinde temellenen ve olay ve olguları değerlendirme sürecinde başat rol üstlenen değerler ve anlayışlar bütünü; genel bakış açısıdır. Çevremizde olup biteni, paradigmamızın çerçevelediği ve bir anlamda sınırladığı pencereden bakarak değerlendiririz. Hayattan beklentilerimiz; görgü ve eğitimimiz; içinde bulunduğumuz çevrenin baskısı; sosyal, siyasal ve ekonomik ortam bireysel paradigmamızın çerçevesini belirler. Bu paradigma da davranış ve kararlarımızı belirler. Bireysel paradigma, özellikle belli bir yaştan sonra bir alışkanlıklar bütünü haline gelir. Belli bazı durumlar karşısında takınacağımız tavrın bilinen ve beklenen doğrultuda gerçekleşmesini; mekanikleşmiş hal ve tavırlar geliştirmemizi sağlar. Bu açıdan, o tutumumuzun doğru olmadığını gösteren ilk tecrübeye kadar, belli bir süre güvenlidir. Bir örnekle tanımı desteklemeye çalışayım.

Pencereden bakarken, tanımadığımız bir insanın sevdiğimiz birine sert jestler ve el kol hareketleriyle bir şeyler söylediğini gördüğümüzü düşünelim. İlk aklımıza gelecek şey genellikle bir tartışma olduğudur ve olasılıkla, sevdiğimiz kimsenin sözlü tacize maruz kaldığına hükmederiz. Ve belki müdahale etmek üzere pencereyi açarız. Diyelim ki, pencereyi açıp gerçekleşmekte olan sahnenin seslerini de duymaya başladık. Ve gördük ki, olup biten aslında bir tartışma değil. El kol hareketleri yapan kişi, aslında daha önce gerçekleşmiş hararetli bir olayı canlandırmaya çalışıyor. Yani bir hikaye anlatıyor. Olayla ilgili bütün değerlendirmelerimiz birdenbire değişir. Çünkü artık daha çok bilgi sahibiyizdir. Olay aynı olaydır. Hiçbir değişiklik olmamıştır. Ancak yargılama yaparken kullandığımız enformasyon değişmiştir. Paradigmamız değişmiştir. Buradan şu sonuca varmak artık kolay: Olup bitene dair edindiğimiz bilgi arttıkça, bizim olaylar karşısındaki tutum ve davranışlarımız da değişir. Ulaştığım sonucu biraz daha zorlayarak şunu da söyleyebilirim: manipüle edilmediyseniz, bu değişim muhtemelen olumlu bir değişim olacaktır.

Bilgeliğin genel olarak sabır, sükunet ve ağırbaşlılıkla ilişkilendirilmesi geliyor aklıma.

Bilgi sahibi olmak paradigmalarımızda kaymalara neden olur. Bilgimiz arttıkça paradigmalarımızla beraber benliğimiz, karakterimiz de değişir. Peki, sürekli değişen bir kişilik düşüncesi tedirgin edici değil midir? Bana göre öyledir.

Bu noktada sorabileceğimiz sorulardan biri şu: çevremizin baskısı ve hayatın zorlamalarıyla oluşan paradigmaların güvenli çerçevesi içinde kalmak mı yeğdir? Yoksa sınırlarını giderek daha geniş alanlara doğru ittirdiğimiz bir anlayış ve paradigmalardan olabildiğince bağımsız bir bakış edinmek, daha mı iyidir?

Peki paradigmalardan bağımsız kalmak mümkün müdür?

Meselenin diğer yanında ele aldığımız toplumsal paradigma kavramıysa; o topluluk içinde genel kabul görmüş, geçerli kabul edilmiş her türlü değer ve anlayışın; toplumsal algılama ve değerlendirme eğilimlerinin bütünüdür. Bir toplumda, genellikle tek bir hakim paradigmadan söz edilir. Yani o toplumun genel değerlendirme alışkanlıkları; her türlü sosyal, ekonomik ve siyasi olay ve olguyu anlayıp, değerlendirirken kullanılan genel görüşler ve yönelimleri işaret eder.

Devrimler, paradigmaların değişmesi olayıdır. Değişen koşullar doğrultusunda giderek güçlenen bir paradigma; hükmünü kaybeden paradigmanın yerini almak üzere yeni çerçeveler ve bakış açıları getirir, eskisinin yerine koyar

İster bireysel, ister toplumsal paradigma olsun; mutlaka belirli bir döneme aittirler. Toplumsal hayatta veya birey hayatında çeşitli nedenlerle meydana gelen bir takım kırılma noktaları yaşanır. Devrim niteliğindeki bu kırılmalar,  hakim paradigmanın yıkılmasına ve yerine yeni birinin hakim olmasına neden olur. Ya da şöyle demek mümkün: devrimler, paradigmaların değişmesi olayıdır. Değişen koşullar doğrultusunda giderek güçlenen bir paradigma; hükmünü kaybeden paradigmanın yerini almak üzere yeni çerçeveler ve bakış açıları getirir, eskisinin yerine koyar. Artık olup bitenler bu yeni bakış açısıyla değerlendirilecektir.

Eskimiş paradigmayı tahtından etmek üzere isyan etmek ve yerleştiği tahttan inmemek için direnmek, toplumsal paradigmanın doğasıdır. Yeni doğrular bulduğu savıyla gelir; varlığını baki kılmanın koşullarını oluşturur ve toplumun üzerine çöker. Bu zafer anında ne kadar kabul görürse, hayatın o kadar çok alanında kendi kurumlarını oluşturma imkanı bulur. Paradigma bürokrasidir. Şablonlar silsilesidir, tabuların kütüphanesidir. Hakim paradigmanın kurduğu sistem ne kadar güçlüyse, müsaade etmediği bakış ve yaklaşımlar da o kadar dışlanır, ötelenir.

İlle bir örnek vermek gerekmiyor. Bizlerin de herhangi bir mekanda, alenen eleştiremeyeceğimiz görüşler, akımlar ya da kimseler olup olmadığını bir an düşünelim. Paradigmanın kendine özgü idolleri, kendine özgü tabularla korunur.

Yüzyılın başında, üzerinde yaşadığımız topraklarda, üstyapı baskısıyla gerçekleştirilmiş paradigma kaymasının açık bir örneği yaşandı.

Kulluk, saltanat ve emperyal yayılmacılık üçlemesi üstüne kurulu imparatorluk paradigması, miadını doldurduğunda bugün cumhuriyet kadroları dediğimiz yenilikçi çevrelerin geliştirdiği paradigma, 19’uncu yüzyılın sonlarında hakimiyetini kurmaya başladı. Bu süreci hepimiz biliyoruz. Burada işaret etmek istediğim şey, yeni paradigmanın temsilcilerinin, hükmetmeye başlar başlamaz paradigmaya aykırı unsurları, getirdikleri yeni anlayış bağlamında dönüştürme, değilse rasyonelleştirme çabasına girmesidir. Bu çaba, aykırı unsurlar sözüyle özetlediğim muhalif yapılara ait kavram ve değerleri manipüle etme; bunların içeriğini değiştirme yoluyla yapılır.

Manipülasyon faaliyetlerinin zamana yayılan ve yavaş ilerleyen bir süreci gerektirdiğini vurgulamak gerek. Oysa devrim ertesinde, yeni paradigmanın kendini korumaya yönelik kurumları oluşturması için yeterli zaman olmayabilir. Bu durumda yeni paradigmanın temsilcileri ne kadar aceleciyse, kurumsallaşma o kadar hızlı ve kıyım da o kadar acı verici olur.

Mao Tse Tung
Burada Mao Tse Tung’dan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Devrim, sosyal bir akşam yemeği değildir. Entelektüel bir olay; sanatsal bir eskiz veya bir oya işlemesi de değildir. Nezaket ve itinayla yapılamaz. Devrim bir şiddet hareketidir.”

Huzur ve mutluluk sağlama vaadiyle yeni paradigmalar öneren önderler, kendilerine ait kurumları oluşturduktan sonra, paradigmanın direncini arttırmaya yönelik bir dizi etkinlik içinde olur. İşte manipülasyon kavramının paradigmayla ilişkisi bu aşamada belirginleşir. Paradigmanın, kendi varlığını tehdit altına düşürecek aykırı hal, durum ve unsurlar karşısındaki direncini arttırmanın; o paradigmaya aykırı hal ve durumları rasyonelleştirmenin yollarından biri, en önemlisi, manipülasyon faaliyetleridir. Manipülasyon faaliyetlerini şu üç kavramla özetlemeye çalışacağım: ajitasyon (kışkırtma), provokasyon (kalabalıklarda korku duygusunu açığa çıkarmaya yönelik, planlı eylem) ve kavramların içini boşaltmak için; slogan.

"Tek millet, tek imparatorluk, tek lider"
Paradigma kendine özgü bakış ve anlayış şablonları ile sloganlar üretir. Giderek, toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren sorunlar için sloganlar yoluyla açılımlar sunar. Sloganlar içerik açısından basit ve doğru, akılda kalıcı ve rahatsız edici ölçüde rasyonel (!) yargılardır. Çok kimse, sloganla tanıştığında meselenin gerçek açılımını bulduğuna kanaat getirir. (örn. “Türkiye Türklerindir!”)  Basit ve doğru... (!)

Sloganların ilginç bir başka özelliği de istemsizce tekrarlanabilir olmalarıdır. Bir çoğunun ezgisi veya en azından bir ritmi vardır ve bazen kendimizi aklımız başka yerde olmasına rağmen bir sloganı tekrar edip dururken yakalayıveririz. Sloganlar, sorunları çözmez; sorunun kaynağını işaret eden; hazırlanıp, paketlenmiş cevaplar sunar. Hiçbir sıkıntıyı çözüme götürmez ve ama kitlelerin heyecan ve hezeyanlarını kışkırtarak; içlerinde biriken öfkeyi yönlendirir; sosyal-siyasal öfkeyi manipüle eder.

Bu sayede; mesela, yoksulluk ve sefaletten şikayet etmesi beklenen; pek çoğu birbirinden farklı etnik kökene sahip milyonlar, toplumun bütün bireylerinin aynı etnik kökenden olmadığından şikayet etmeye başlar. Yine bu sayede, örneğin ülkedeki kötüye gidişin sorumlularıyla, milyonların gurur duyması sağlanabilir. "Türkiye kimlerle gurur duyuyor veya duyuyordu", hatırlayın...

Metnin başından beri kavramı olumsuzlayıp duruyorum ama, insan hayatında paradigmanın yokluğu düşünülemez. Devrimler, eskisinin yerine yenisini koyar. Ama bu durum; paradigmanın statükoya dair ve onunla yekvücut  bir kavram olduğu gerçeğini de değiştirmez. Yani kanımca, her devrim; kendi hükümdarlığını kurma yolunda çabalarken; özgün paradigmasını ortaya koyar ve eski paradigmanın: yani düşmanının, yerine geçer. Paradigma statükodur.

Devrimci Robespierre, kendine ait paradigmasının giyotinine gidiyor...
Dolayısıyla, paradigmanın kendisi değilse bile; benimsediği paradigmanın ellerinden kayıp gidebileceğini kabullenemeyen kimseler batıldır.

Bunlar üzerinde durduktan sonra, ülkemizde son dönemde yaşanan ve mutlak surette çok acı verici olan bazı gelişmeleri, konumuz açısından son derece elverişli örnekler sunması hasebiyle hatırlamak istiyorum.

Avrupa Birliği'ne üyelik süreciyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nde uzun süredir (bana göre 1946'dan beri) hakimiyetini sürdüren paradigma, özellikle 1983 seçimlerini takiben başlayan süreçle, güvenilir kalelerini yavaş yavaş ama kesin bir şekilde yitirmeye başladı. Bu tarihe kadar şenlikli hükümdarlığını sorumsuzca sürmüş ve ülkede hakim tek paradigma olmanın tadını çıkarmıştı. 

Cemil Meriç
 Ancak 1983 seçimleriyle başlayan yeni süreç; kamuoyunda engellenemez bir bakış açısı değişikliğini; bir paradigma kayması sürecini tetikledi. Hakim paradigma ile yeni paradigma arasındaki şiddetli sürtüşme yüzeyde Avrupa Birliği'ne üyelik süreci etrafında; derinlerdeyse, hakim paradigmadan beslenen çevreler ve bu hakimiyete son vermek isteyen çevrelerin çıkarları odağında devam ediyor.

Burada ilginç olan, yepyeni bir bakış açısı ve toplumun önünde yeni açılımlar öneren tarafın, kendini devrimci ve ilerici sıfatlarıyla etiketleyen hakim  paradigmanın önderleri değil; yine hakim paradigma tarafından gerici ve muhafazakar sıfatlarıyla etiketlenen çevrelerin olmasıdır.

İdris Küçükömer
Bu noktada İdris Küçükömer'i ve Cemil Meriç'i hatırlamak mümkün. Toplumsal paradigmaların önerilerine rağbet etmeyen bu iki sessiz düşünür; ne sağda ne solda yeterince itibar görmüş: ama işaret etmeye çalıştığım bugünkü paradigmalar savaşını ve savaşın taraflarının kimlerden oluşacağını, yıllar öncesinden öngörmüşlerdi. Öngörüleri, paradigmalar arasındaki sürtüşmenin iyice kızıştığı bugünlerde, hala hiçbir tarafta itibar görmüyor. Dönüp bakan yok.

Hakim paradigmanın mücadeleyi kazanıp kazanmayacağını bilemeyiz. Ancak sonuç ne olursa olsun; hükmeden paradigma ya kendisini yenilemek zorunda kalacak; ya da tahtını kaybedecek. Her durumda yeni bir paradigma söz konusu olacak. Yeni paradigma, kullanageldiğimiz kavramların içini kendince doldurup içeriklerini yenileyecek; yeni bakış açıları sunacak. Getirdiği yeni anlayışın genel kabul görmesi sürecinde manipülasyon kampanyaları düzenleyecek ve eskimiş kavramlarımızı cilalayıp, yepyeni formlarda kullanıma sokacak. 

Sözcüklerimizin evrildiğini, anlamlarının değiştiğini göreceğiz. Örneklerini hepimiz biliriz. Bunlar arasında bazı etik değerleri anlatan sözcüklerin geçirdiği içerik erozyonu can acıtıcı örneklerdir. Kavramların manipülasyonuna dair akıl almaz bir cüretten beslenen çok çarpıcı birkaç tanesi Nazi Almanyasından hatırladığımız sloganlardır: “Freiheit ist Sklaverei” (Özgürlük, köleliktir), Lüge ist Wahrheit (Yalan doğrudur), Ignoranz ist Stärke (Cehalet güçtür) ve “Krieg ist Frieden” (Savaş, barıştır). 'Akıl almaz!' diyorum ama paradigmaları, onların sunduğu yaklaşımları ve önerdiği sloganları aklın alması gerekmiyor. Bu tecrübeler yaşanmış. 

Burada anmadığım, sosyal paradigmalar dışında kalan ve bilim çevrelerinde etkili olan –hakim olan demek istemiyorum- paradigmalardan da söz edilir. Bilimsel paradigmalar, o alanda çalışan bilim insanlarının konuya nasıl bir pencereden yaklaşacağına dair çerçeveler çizer. 

Vardığım sonuç şudur: bilim gelişebilmekteyse, cesur bilim insanlarının kendi bakışlarını çevreleyen çerçevelere mutlak bir güven duymuyor olmalarındandır. 

Milos Forman'ın 'Amadeus' adlı filminde Murray Abraham, Salieri rolünde
Aynı şey, sanat için de geçerli olabilir. Amadeus adlı filmi izlemiş olanlarınız hatırlar. Gerçek hikayenin filmle ne kadar örtüştüğü tartışılır belki, bilemiyorum. Ancak filmde dönemin ‘müzik insanı’ paradigmasının esiri olmuş başarısız Salieri karakteriyle; sürekli geliştirdiği kendi paradigmasına inanan Mozart karakterinin çatışması canlandırılır.

Şüphe etmeliyiz.