manipülasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manipülasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2012 Pazar

Medya okuryazarlığı

Doz aşımı halinde keyfinize bakın!
Medya okur yazarlığı diye, medya metinlerinin hazır içeriğine güvenmeme ve metinlerin anlamıyla ilgili şüpheci bakış yöntemleri geliştirmeye denir.

Bilginin kitlelere iletilmesi sürecinde haberi kaynağından alıp bir metin halinde biçimlendiren ve hedef kitleye sunanlar, bilgiyi içinde bulundukları/parçası oldukları siyasi-ekonomik yapının çıkarı doğrultusunda manipüle eder veya etmez. 
Doktorunuza danışmadan kullanmayınız
Okuyucu, haber metinleri olarak karşısına gelen bilgiyi olduğu gibi alabilir. Ya da, olduğu gibi almayı reddederek, o bilginin ilintili olduğu taraflar arasındaki korelasyonları, bilginin sunuluş biçimi ve zamanlaması gibi çeşitli etkenleri değerlendirerek, aslında neler olup bittiğini kestirmeye çalışır.

İlk bakışta okuyucu, birey olarak çok yetersiz olan ve doğrudan olamayan bilgiye ulaşma aparatlarıyla, kontrolsüzce akan bilgi yağmuru karşısında oldukça aciz görünür. Bu çabası afaki ve boşuna bir çaba gibi görünse de edineceği sorgulayıcı-şüpheci tutumuyla -ve eşik bekçisi konumundaki kimi aydınların da yardımıyla- aslında neler olup bittiğine ilişkin fikir edinme şansına sahiptir.

Bu zihinsel araştırma faaliyeti çok zahmetli ve zaman alıcı bir çalışma olmakla beraber, sıradanlaşacak kadar tekrar edilirse giderek kolaylaşır ve bireyin dünyayı algılaması ve değerlendirmesi sürecinde büyük yarar sağlayabilir. 


Sarah Palin'in adaylığı konusunu hatırlarsınız.  O tarihten bu yana Palin'in adaylığını bir türlü anlamlandıramamışımdır. "Öyleyse!..." diye düşündüm; "Belki amaç Palin'in adaylığı falan değildi!" Böylece kafamdaki düğümler çözülüverdi. Palin, bir medya projesiydi. Gayet başarılı olmuş bir proje.
Amaç adaylık değildi. Birinin utanç verici demeçleri vermesi lazımdı.

Bu konuda uygulandığını bildiğim bazı bireysel yöntemleri sıralayayım: bir tanıdığım belli bir gazetenin yazdığı her şeyi, anlam itibarıyla tam tersi doğrultuda okuyarak bir sonuç elde edilebildiğini söylemişti. Farklı anlayışların pencerelerinden bakan birkaç gazeteyi, her gün okuyan; ya da aynı haberle ilgili televizyon metinlerini, aynı konudaki gazete metinleriyle karşılaştıran kimseler de tanıdım. Gene bir köşe yazarının veya başka bir kanaat önderinin olaylar hakkındaki değerlendirmelerine dayalı analizlerle, kendince çözüm bulan kimseler de biliyorum. 

Tam bağımsız mekanlarımızda bile...
Tabi, bu işi akademik düzeyde irdeleyen kimseler de var; bu kimseler olaya bilimsel yöntemlerle yaklaşıp, metinleri didik didik eder. Söylem çözümlemesi (discourse analysis) yapan bu uzmanlar, özenle seçilen tek bir sözcüğün cümle içinde nerede kullanıldığına; kullanıldığı yere göre hangi anlamı üstlenebildiğine varana kadar araştırırlar. 

Bu yöntemlerin halkın doğru bilgi ihtiyacını gidermek üzere herkese hizmet verebilmesinin önünde çok değişik ve devasa engeller var. Bu konuda bilim insanlarına çok büyük sorumluluklar düşüyor ama bunu böyle değerlendiren bilim insanı sayısı dünyada da çok az. Türkçe iletişim ve Türk medyası hakkındaysa, bu doğrultuda kaygılar edinmiş ve çaba harcamış hiç kimseyi -naçizane- bilmiyorum. (Türk Medyası'nın muteber etik kodlarının yazarının Aydın Doğan olduğunu; medya kuruluşlarının halen bu metne bağlılık sözleri verdiğini hatırlayıp, gerisini de hesap edin artık.)

Yaygınlaşmış medya okuryazarlığı; küresel güç dengelerini, tarihsel kökenlerini bir çırpıda sarsabilecek ve en derin noktalarına kadar tehdit edebilecek bir gelişme olurdu. Çünkü medya okuryazarlığı dediğimiz beceri, doğası gereği sorgulamayı ve şüphe etmeyi gerektiren bir etkinliktir. Dogmaların, kabullenişin, kaderciliğin, aynılığın, kitlesel iletişimin, sürü psikolojisinin, ortak iletişim kodlarının, reklamın, propagandanın ve statükonun tam karşısında yer alır.

Bugün Türkiye'de ilköğretim okullarına medya okuryazarlığı dersi konması tartışılıyor. Bu girişimin, son 10 yıldır ülkede süregelen derin paradigma kaymasının bir uzantısı olacağını düşünüyorum. İktidar, halka (yani seçmenine) 80 yıldır aynı jargonla konuşan medyayı başka türlü okumayı öğretmek istiyor. Kişisel olarak medya okuryazarlığı konusunda en ufak ilerlemenin bile cennet bahçelerini önümüze serebileceğine inanıyorum. Bu nedenle gülünç bile görünse, en küçük girişimi yürekten destekliyorum.

Okuyabilmek için, önce erişim!
Çünkü dünyada olup bitenleri takip etme ihtiyacı duymayan, dünyada birşeyler olup bittiğinden haberdar bile olmayan, milyarlarca insan yaşıyor ve hepimizin gündelik hayatını ve gelecekte neler yaşayacağımızı, bu insanların tercihleri belirlemeye devam ediyor.

Şöyle söyleyeyim; eğer elektriğin keşfi ve elektrik gücünün gündelik hayatımıza fayda vermesi hakkında konuşuyor olsaydık; henüz uçurtmalar salıp, yıldırımlar beklemeye başlamamıştık.

22 Temmuz 2012 Pazar

Manipülasyondan paradigmaya


Eskimiş paradigmayı tahtından etmek üzere isyan etmek ve yerleştiği tahttan inmemek için direnmek, toplumsal paradigmanın doğasıdır. Paradigma, yeni doğrular bulduğu savıyla gelir; varlığını baki kılmanın koşullarını oluşturur ve toplumun üzerine çöker. Bu zafer anında ne kadar kabul görürse, hayatın o kadar çok alanında kendi kurumlarını oluşturma imkanı bulur. Paradigma bürokrasidir. Şablonlar silsilesidir, tabuların kütüphanesidir. Hakim paradigmanın kurduğu sistem ne kadar güçlüyse, müsaade etmediği bakış ve yaklaşımlar da o kadar dışlanır, ötelenir. 

Çok iddialı görünen bu başlık altında anlatacaklarım, bu iki kavramla ilgili geniş bir çalışmanın sonucu değil. Niyetim sadece, manipülasyon ve paradigma kavramlarının birbiriyle nasıl ilişkilendiğine dair tartışmaktır.

“Bilginin Manipülasyonu” başlıklı önceki metinde manipülasyon kavramı için şu tanımı getirdim: manipülasyon kaynağında elde edilen bilgiyi (enformasyon) belirli bir amaç doğrultusunda yeni bir forma büründürme; yani kaynaktaki saf halinden farklı bir işlev kazanmasını sağlama ve bilginin bu yeni halini yayma işlemidir.

Kameranın paradigması neyi gösterir?
Esas olan, bu tanımdan yola çıkarak manipülasyon işleminin kamuoyu oluşturma yolunda nasıl ve ne kadar etki edebileceği sorusudur. Bir başka deyişle amacım, manipülasyon olgusunun paradigma kavramıyla olan ilişkisine değinmek; belki ulaştığım bazı sonuçları duyurmak ve daha çok konumuzla ilgili sorular üretmektir. Önce paradigma kavramı üzerinde biraz durmayı istiyorum.

Paradigma, hakkında uzun süre kafa yormuş sosyologların bile birbirinden çok farklı tanımlar getirdiği bir kavram. Paradigma sözünü ilk kez kullanan sosyolog Thomas Kuhn, toplumsal devrimleri incelediği yapıtında kavram için 11 farklı tanım getirmiş. Aynı kavrama farklı tanımlamalar getirmek, kafa karıştırıcı gibi görünüyor. Ama bana kalırsa, bir kavramın tanımından çok emin olamama hali; sosyal bilimlerin esnek paradigmaları çerçevesinde ve sürekli dalgalanan zemini üzerinde, ancak bilimsel olma çabasına dayanan bir yaklaşımdan kaynaklanıyor olabilir.

Paradigma, en kestirme anlatımla, belli bir dönem için olayları ve olguları değerlendirme sürecinde; bireylerin veya toplulukların bakışını belirleyen  değerler ve anlayışlar bütünü; bir bakış açısı; bir çerçeve önerisidir

Tanımla ilgili ayrıntılar üzerinde fazla durmadan, sözünü ettiğim birçok farklı tanım arasından; bizim bağlamımıza en çok uyan tanımı kullanacağım: Paradigma, en kestirme anlatımla, belli bir dönem için olayları ve olguları değerlendirme sürecinde; bireylerin veya toplulukların bakışını belirleyen  değerler ve anlayışlar bütünü; bir bakış açısı; bir çerçeve önerisidir.

Burada kavramın tanımı yanında, başka niteliklerine de özel vurgular yapmak gerekiyor. Önce şu ayrımı ortaya koyalım: ‘bireylerin veya toplulukların’ diyerek iki ayrı noktayı vurgulamış oldum. Yani toplumsal paradigmalardan ve bireysel paradigmalardan söz etmek mümkün.

Bireysel paradigma; bireyin kişisel deneyimi üzerinde temellenen ve olay ve olguları değerlendirme sürecinde başat rol üstlenen değerler ve anlayışlar bütünü; genel bakış açısıdır. Çevremizde olup biteni, paradigmamızın çerçevelediği ve bir anlamda sınırladığı pencereden bakarak değerlendiririz. Hayattan beklentilerimiz; görgü ve eğitimimiz; içinde bulunduğumuz çevrenin baskısı; sosyal, siyasal ve ekonomik ortam bireysel paradigmamızın çerçevesini belirler. Bu paradigma da davranış ve kararlarımızı belirler. Bireysel paradigma, özellikle belli bir yaştan sonra bir alışkanlıklar bütünü haline gelir. Belli bazı durumlar karşısında takınacağımız tavrın bilinen ve beklenen doğrultuda gerçekleşmesini; mekanikleşmiş hal ve tavırlar geliştirmemizi sağlar. Bu açıdan, o tutumumuzun doğru olmadığını gösteren ilk tecrübeye kadar, belli bir süre güvenlidir. Bir örnekle tanımı desteklemeye çalışayım.

Pencereden bakarken, tanımadığımız bir insanın sevdiğimiz birine sert jestler ve el kol hareketleriyle bir şeyler söylediğini gördüğümüzü düşünelim. İlk aklımıza gelecek şey genellikle bir tartışma olduğudur ve olasılıkla, sevdiğimiz kimsenin sözlü tacize maruz kaldığına hükmederiz. Ve belki müdahale etmek üzere pencereyi açarız. Diyelim ki, pencereyi açıp gerçekleşmekte olan sahnenin seslerini de duymaya başladık. Ve gördük ki, olup biten aslında bir tartışma değil. El kol hareketleri yapan kişi, aslında daha önce gerçekleşmiş hararetli bir olayı canlandırmaya çalışıyor. Yani bir hikaye anlatıyor. Olayla ilgili bütün değerlendirmelerimiz birdenbire değişir. Çünkü artık daha çok bilgi sahibiyizdir. Olay aynı olaydır. Hiçbir değişiklik olmamıştır. Ancak yargılama yaparken kullandığımız enformasyon değişmiştir. Paradigmamız değişmiştir. Buradan şu sonuca varmak artık kolay: Olup bitene dair edindiğimiz bilgi arttıkça, bizim olaylar karşısındaki tutum ve davranışlarımız da değişir. Ulaştığım sonucu biraz daha zorlayarak şunu da söyleyebilirim: manipüle edilmediyseniz, bu değişim muhtemelen olumlu bir değişim olacaktır.

Bilgeliğin genel olarak sabır, sükunet ve ağırbaşlılıkla ilişkilendirilmesi geliyor aklıma.

Bilgi sahibi olmak paradigmalarımızda kaymalara neden olur. Bilgimiz arttıkça paradigmalarımızla beraber benliğimiz, karakterimiz de değişir. Peki, sürekli değişen bir kişilik düşüncesi tedirgin edici değil midir? Bana göre öyledir.

Bu noktada sorabileceğimiz sorulardan biri şu: çevremizin baskısı ve hayatın zorlamalarıyla oluşan paradigmaların güvenli çerçevesi içinde kalmak mı yeğdir? Yoksa sınırlarını giderek daha geniş alanlara doğru ittirdiğimiz bir anlayış ve paradigmalardan olabildiğince bağımsız bir bakış edinmek, daha mı iyidir?

Peki paradigmalardan bağımsız kalmak mümkün müdür?

Meselenin diğer yanında ele aldığımız toplumsal paradigma kavramıysa; o topluluk içinde genel kabul görmüş, geçerli kabul edilmiş her türlü değer ve anlayışın; toplumsal algılama ve değerlendirme eğilimlerinin bütünüdür. Bir toplumda, genellikle tek bir hakim paradigmadan söz edilir. Yani o toplumun genel değerlendirme alışkanlıkları; her türlü sosyal, ekonomik ve siyasi olay ve olguyu anlayıp, değerlendirirken kullanılan genel görüşler ve yönelimleri işaret eder.

Devrimler, paradigmaların değişmesi olayıdır. Değişen koşullar doğrultusunda giderek güçlenen bir paradigma; hükmünü kaybeden paradigmanın yerini almak üzere yeni çerçeveler ve bakış açıları getirir, eskisinin yerine koyar

İster bireysel, ister toplumsal paradigma olsun; mutlaka belirli bir döneme aittirler. Toplumsal hayatta veya birey hayatında çeşitli nedenlerle meydana gelen bir takım kırılma noktaları yaşanır. Devrim niteliğindeki bu kırılmalar,  hakim paradigmanın yıkılmasına ve yerine yeni birinin hakim olmasına neden olur. Ya da şöyle demek mümkün: devrimler, paradigmaların değişmesi olayıdır. Değişen koşullar doğrultusunda giderek güçlenen bir paradigma; hükmünü kaybeden paradigmanın yerini almak üzere yeni çerçeveler ve bakış açıları getirir, eskisinin yerine koyar. Artık olup bitenler bu yeni bakış açısıyla değerlendirilecektir.

Eskimiş paradigmayı tahtından etmek üzere isyan etmek ve yerleştiği tahttan inmemek için direnmek, toplumsal paradigmanın doğasıdır. Yeni doğrular bulduğu savıyla gelir; varlığını baki kılmanın koşullarını oluşturur ve toplumun üzerine çöker. Bu zafer anında ne kadar kabul görürse, hayatın o kadar çok alanında kendi kurumlarını oluşturma imkanı bulur. Paradigma bürokrasidir. Şablonlar silsilesidir, tabuların kütüphanesidir. Hakim paradigmanın kurduğu sistem ne kadar güçlüyse, müsaade etmediği bakış ve yaklaşımlar da o kadar dışlanır, ötelenir.

İlle bir örnek vermek gerekmiyor. Bizlerin de herhangi bir mekanda, alenen eleştiremeyeceğimiz görüşler, akımlar ya da kimseler olup olmadığını bir an düşünelim. Paradigmanın kendine özgü idolleri, kendine özgü tabularla korunur.

Yüzyılın başında, üzerinde yaşadığımız topraklarda, üstyapı baskısıyla gerçekleştirilmiş paradigma kaymasının açık bir örneği yaşandı.

Kulluk, saltanat ve emperyal yayılmacılık üçlemesi üstüne kurulu imparatorluk paradigması, miadını doldurduğunda bugün cumhuriyet kadroları dediğimiz yenilikçi çevrelerin geliştirdiği paradigma, 19’uncu yüzyılın sonlarında hakimiyetini kurmaya başladı. Bu süreci hepimiz biliyoruz. Burada işaret etmek istediğim şey, yeni paradigmanın temsilcilerinin, hükmetmeye başlar başlamaz paradigmaya aykırı unsurları, getirdikleri yeni anlayış bağlamında dönüştürme, değilse rasyonelleştirme çabasına girmesidir. Bu çaba, aykırı unsurlar sözüyle özetlediğim muhalif yapılara ait kavram ve değerleri manipüle etme; bunların içeriğini değiştirme yoluyla yapılır.

Manipülasyon faaliyetlerinin zamana yayılan ve yavaş ilerleyen bir süreci gerektirdiğini vurgulamak gerek. Oysa devrim ertesinde, yeni paradigmanın kendini korumaya yönelik kurumları oluşturması için yeterli zaman olmayabilir. Bu durumda yeni paradigmanın temsilcileri ne kadar aceleciyse, kurumsallaşma o kadar hızlı ve kıyım da o kadar acı verici olur.

Mao Tse Tung
Burada Mao Tse Tung’dan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Devrim, sosyal bir akşam yemeği değildir. Entelektüel bir olay; sanatsal bir eskiz veya bir oya işlemesi de değildir. Nezaket ve itinayla yapılamaz. Devrim bir şiddet hareketidir.”

Huzur ve mutluluk sağlama vaadiyle yeni paradigmalar öneren önderler, kendilerine ait kurumları oluşturduktan sonra, paradigmanın direncini arttırmaya yönelik bir dizi etkinlik içinde olur. İşte manipülasyon kavramının paradigmayla ilişkisi bu aşamada belirginleşir. Paradigmanın, kendi varlığını tehdit altına düşürecek aykırı hal, durum ve unsurlar karşısındaki direncini arttırmanın; o paradigmaya aykırı hal ve durumları rasyonelleştirmenin yollarından biri, en önemlisi, manipülasyon faaliyetleridir. Manipülasyon faaliyetlerini şu üç kavramla özetlemeye çalışacağım: ajitasyon (kışkırtma), provokasyon (kalabalıklarda korku duygusunu açığa çıkarmaya yönelik, planlı eylem) ve kavramların içini boşaltmak için; slogan.

"Tek millet, tek imparatorluk, tek lider"
Paradigma kendine özgü bakış ve anlayış şablonları ile sloganlar üretir. Giderek, toplumun geniş kesimlerini ilgilendiren sorunlar için sloganlar yoluyla açılımlar sunar. Sloganlar içerik açısından basit ve doğru, akılda kalıcı ve rahatsız edici ölçüde rasyonel (!) yargılardır. Çok kimse, sloganla tanıştığında meselenin gerçek açılımını bulduğuna kanaat getirir. (örn. “Türkiye Türklerindir!”)  Basit ve doğru... (!)

Sloganların ilginç bir başka özelliği de istemsizce tekrarlanabilir olmalarıdır. Bir çoğunun ezgisi veya en azından bir ritmi vardır ve bazen kendimizi aklımız başka yerde olmasına rağmen bir sloganı tekrar edip dururken yakalayıveririz. Sloganlar, sorunları çözmez; sorunun kaynağını işaret eden; hazırlanıp, paketlenmiş cevaplar sunar. Hiçbir sıkıntıyı çözüme götürmez ve ama kitlelerin heyecan ve hezeyanlarını kışkırtarak; içlerinde biriken öfkeyi yönlendirir; sosyal-siyasal öfkeyi manipüle eder.

Bu sayede; mesela, yoksulluk ve sefaletten şikayet etmesi beklenen; pek çoğu birbirinden farklı etnik kökene sahip milyonlar, toplumun bütün bireylerinin aynı etnik kökenden olmadığından şikayet etmeye başlar. Yine bu sayede, örneğin ülkedeki kötüye gidişin sorumlularıyla, milyonların gurur duyması sağlanabilir. "Türkiye kimlerle gurur duyuyor veya duyuyordu", hatırlayın...

Metnin başından beri kavramı olumsuzlayıp duruyorum ama, insan hayatında paradigmanın yokluğu düşünülemez. Devrimler, eskisinin yerine yenisini koyar. Ama bu durum; paradigmanın statükoya dair ve onunla yekvücut  bir kavram olduğu gerçeğini de değiştirmez. Yani kanımca, her devrim; kendi hükümdarlığını kurma yolunda çabalarken; özgün paradigmasını ortaya koyar ve eski paradigmanın: yani düşmanının, yerine geçer. Paradigma statükodur.

Devrimci Robespierre, kendine ait paradigmasının giyotinine gidiyor...
Dolayısıyla, paradigmanın kendisi değilse bile; benimsediği paradigmanın ellerinden kayıp gidebileceğini kabullenemeyen kimseler batıldır.

Bunlar üzerinde durduktan sonra, ülkemizde son dönemde yaşanan ve mutlak surette çok acı verici olan bazı gelişmeleri, konumuz açısından son derece elverişli örnekler sunması hasebiyle hatırlamak istiyorum.

Avrupa Birliği'ne üyelik süreciyle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nde uzun süredir (bana göre 1946'dan beri) hakimiyetini sürdüren paradigma, özellikle 1983 seçimlerini takiben başlayan süreçle, güvenilir kalelerini yavaş yavaş ama kesin bir şekilde yitirmeye başladı. Bu tarihe kadar şenlikli hükümdarlığını sorumsuzca sürmüş ve ülkede hakim tek paradigma olmanın tadını çıkarmıştı. 

Cemil Meriç
 Ancak 1983 seçimleriyle başlayan yeni süreç; kamuoyunda engellenemez bir bakış açısı değişikliğini; bir paradigma kayması sürecini tetikledi. Hakim paradigma ile yeni paradigma arasındaki şiddetli sürtüşme yüzeyde Avrupa Birliği'ne üyelik süreci etrafında; derinlerdeyse, hakim paradigmadan beslenen çevreler ve bu hakimiyete son vermek isteyen çevrelerin çıkarları odağında devam ediyor.

Burada ilginç olan, yepyeni bir bakış açısı ve toplumun önünde yeni açılımlar öneren tarafın, kendini devrimci ve ilerici sıfatlarıyla etiketleyen hakim  paradigmanın önderleri değil; yine hakim paradigma tarafından gerici ve muhafazakar sıfatlarıyla etiketlenen çevrelerin olmasıdır.

İdris Küçükömer
Bu noktada İdris Küçükömer'i ve Cemil Meriç'i hatırlamak mümkün. Toplumsal paradigmaların önerilerine rağbet etmeyen bu iki sessiz düşünür; ne sağda ne solda yeterince itibar görmüş: ama işaret etmeye çalıştığım bugünkü paradigmalar savaşını ve savaşın taraflarının kimlerden oluşacağını, yıllar öncesinden öngörmüşlerdi. Öngörüleri, paradigmalar arasındaki sürtüşmenin iyice kızıştığı bugünlerde, hala hiçbir tarafta itibar görmüyor. Dönüp bakan yok.

Hakim paradigmanın mücadeleyi kazanıp kazanmayacağını bilemeyiz. Ancak sonuç ne olursa olsun; hükmeden paradigma ya kendisini yenilemek zorunda kalacak; ya da tahtını kaybedecek. Her durumda yeni bir paradigma söz konusu olacak. Yeni paradigma, kullanageldiğimiz kavramların içini kendince doldurup içeriklerini yenileyecek; yeni bakış açıları sunacak. Getirdiği yeni anlayışın genel kabul görmesi sürecinde manipülasyon kampanyaları düzenleyecek ve eskimiş kavramlarımızı cilalayıp, yepyeni formlarda kullanıma sokacak. 

Sözcüklerimizin evrildiğini, anlamlarının değiştiğini göreceğiz. Örneklerini hepimiz biliriz. Bunlar arasında bazı etik değerleri anlatan sözcüklerin geçirdiği içerik erozyonu can acıtıcı örneklerdir. Kavramların manipülasyonuna dair akıl almaz bir cüretten beslenen çok çarpıcı birkaç tanesi Nazi Almanyasından hatırladığımız sloganlardır: “Freiheit ist Sklaverei” (Özgürlük, köleliktir), Lüge ist Wahrheit (Yalan doğrudur), Ignoranz ist Stärke (Cehalet güçtür) ve “Krieg ist Frieden” (Savaş, barıştır). 'Akıl almaz!' diyorum ama paradigmaları, onların sunduğu yaklaşımları ve önerdiği sloganları aklın alması gerekmiyor. Bu tecrübeler yaşanmış. 

Burada anmadığım, sosyal paradigmalar dışında kalan ve bilim çevrelerinde etkili olan –hakim olan demek istemiyorum- paradigmalardan da söz edilir. Bilimsel paradigmalar, o alanda çalışan bilim insanlarının konuya nasıl bir pencereden yaklaşacağına dair çerçeveler çizer. 

Vardığım sonuç şudur: bilim gelişebilmekteyse, cesur bilim insanlarının kendi bakışlarını çevreleyen çerçevelere mutlak bir güven duymuyor olmalarındandır. 

Milos Forman'ın 'Amadeus' adlı filminde Murray Abraham, Salieri rolünde
Aynı şey, sanat için de geçerli olabilir. Amadeus adlı filmi izlemiş olanlarınız hatırlar. Gerçek hikayenin filmle ne kadar örtüştüğü tartışılır belki, bilemiyorum. Ancak filmde dönemin ‘müzik insanı’ paradigmasının esiri olmuş başarısız Salieri karakteriyle; sürekli geliştirdiği kendi paradigmasına inanan Mozart karakterinin çatışması canlandırılır.

Şüphe etmeliyiz.

15 Temmuz 2012 Pazar

Bilginin manipülasyonu

Enformasyonu toplamak ve yaymak, gelişmiş teknolojik altyapıyı ve işin sürekliliği için muazzam tutarlarda sermayeyi gerektirdiğinden, herkesin yapabileceği bir iş olmaktan uzaktır. Dolayısıyla, manipülasyon imkanları olanlarla, olmayanlar arasında bu anlamda bir rekabet imkanı yok.Enformasyonun manipülasyonu, hedef kitleyi oluşturan bireyler karşısında, günümüz dünyasının kaçınılmaz bir gerçeği olarak duruyor. Neler yapılabileceği sorusuna verilen farklı yanıtlar var. Örgütlenmek, eğitim, medya okuryazarlığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, denetim mekanizmaları geliştirmek ve başka yöntemler, bunlar arasında sayılabilir...

Konuyu sınırlandırmakta zorluk çektim, çünkü bilgi ve bilginin ileti formunda yeniden üretilmesi ve sonrasında dağıtılması sürecine ilişkin temel kavramlardan sadece ikisi üzerinde, üstünkörü bir sohbet için bile saatler gerekebilir. Tercihimi, kavramlar üzerinde kısaca ve basitçe durup; temel bir iki kavramdan yola çıkarak, insan düşüncesi açısından pratik ve kestirme kapılar açmayı denemek doğrultusunda kullandım. Kendimce bir patika oluşturup, aklımın akışına izin vermeyi denedim. 

Temel kavramların Türkçe’deki durumu çok açık ve belirgin değil. Manipülasyon ve başlıkta bilgi sözüyle karşıladığım enformasyon kavramlarına; iletişim olgusunun kilit kavramları olmalarına rağmen, uygun Türkçe karşılık henüz bulunabilmiş değil.

1.
Enformasyon sözcüğü ilk kullanıldığı dönemde, insan aklına yeni bir biçim verme potansiyeli olan bilgi anlamına geliyordu. İnsanın aklını geliştirecek; eskiden olduğu halden farklı bir hale sokacak her türlü bilgi; enformasyon demekti. Bugün bu tanım, karmaşıklaşmış iletişim ilişkileri ve gelişen teknolojinin bilgiyi toplamak, kullanmak ve dağıtmak konusunda ulaştığı noktada yetersiz kalıyor.

Gönlümden, kavramın bu eski tanımı hala geçerli olabilseydi diye geçiriyorum. Bu konu üzerinde durmayı istememin nedeni, biraz da budur.

Her şey metindir
Bugün enformasyon, genel ifadesiyle; insanın oluşturduğu öğrenme sürecine ilişkin bir sistem; kendisine benzer sayısız parçanın oluşturduğu bir bütündür. Sistem metinlerle (ileti) işlerlik kazanır. Metinler enformasyonu kaynağından alıp yaymak amacıyla geliştirilmiş ortamlarla (medya) taşınır. Metin (ileti), enformasyonun somutlaşmış halidir. Dolayısıyla şunu söylemek de mümkündür: algılanabilirliği olan; hal, düşünce, sav vb şeyler hakkında enformasyon içerebilen her şey birer metindir. 

İletişim sürecinin basit şeması (http://www.ak-kurt.com/bseib.html adresinden; Dursun Akkurt'un Temmuz 2001 tarihli yazısından alınmışltır)

Buradan yola çıkarak, somutlaşmış metnin iletildiği ortam da, kendine göre bir metindir. Her şey metindir. Metin kavramını, bağlamımız doğrultusunda, yazılı doküman anlamındaki ‘text’ ifadesinin karşılığı olarak değil; ileti, yani algılayabildiğimiz her şey anlamında kullanıyorum. Giydiğimiz elbise, otomobilimizin rengi, oturuşumuz, yüz ifademiz; hepsi birer metindir.

Enformasyonun doğruluğundan söz etmek gerekmez. Doğru ya da yanlış olabilir. Başka deyişle, içeriğin yanlış olması, o içeriği enformasyon kavramı kapsamından çıkarmaz

Enformasyonun doğruluğundan söz etmek gerekmez. Doğru ya da yanlış olabilir. Başka deyişle, içeriğin yanlış olması, o içeriği enformasyon kavramı kapsamından çıkarmaz. Şöyle bir deney yapılabilir: Seçmeyi isteyeceğiniz herhangi bir anda, kulağınıza çalınıveren küçücük bir ses bile, enformasyon içeren bir metindir. Tanımadığınız bir yere gittiğinizde duyduğunuz kuş sesi, çevrede kuşların yaşadığına dair size bilgi verir. Bunun doğruluğundan emin olamasanız da, bir uyaranı algılamış; deneyiminiz ve donanımınız doğrultusunda değerlendirmişsinizdir. Oysa o kuş sesinin, gerçekten bir kuşun sesi olduğundan emin olamazsınız. Bir ses kaydı olabilir, bir okuyucu cihazdan çıkmış olabilir. Bu durumda, ‘çevrede ses okuyucusu bir cihaz veya bir kuş var’ dersek; gerçeğe yaklaşmış olabiliriz. Konu hakkındaki bilgimizi, örneğin görsel bir algıyla da pekiştirebilirsek; gerçeğe daha da yakınlaşmak mümkündür.

Burada bir parantez açıp, çevremizde sürekli deneyimlediğimiz bazı örnekleri de hatırlatmak istiyorum. Bir tanıdığımızın canımızı çok sıkan bir tutumuyla karşılaştığımızda, bu tutumu kolayca kendimize yönelik hasmane bir tavır olarak değerlendirebiliriz. Oysa bunun hasmane bir tavır olduğundan; o tavrı belirleyen çok sayıda değişkeni bilmeden, emin olmamıza imkan yoktur.
Örneklerden yola çıkarak şöyle bir sonuca gidebiliriz: bir olgu hakkındaki enformasyon, tek başına o olguyla ilgili gerçeğin yansısı olamaz. Bunun yanında enformasyon içeren metnin içeriği zenginleşip, hacmi genişledikçe; gerçeğin yansısının (metin) gerçeğe o ölçüde yakınlaşacağını düşünebiliriz.

Gerçeğe yaklaşmak
“Gerçeğe yakınlaşmak kaygısı da nereden çıktı!?!” diye sorulabilir. Kavramı, enformasyonun sistem olarak, bir öğrenme sürecini anlattığı ve insanın bilmesini amaçladığını varsaydığım için, gerçeklikle ilişkilendiriyorum.

Gerçeğe yakınlık meselesini fiziki yakınlık gibi de düşünmek mümkün. "Gömme Gazeteci" kavramı bu anlayışla 1. Körfez Savaşı'nda ABD Ordusu tarafından geliştirildi. Türk Medyası nedense "Embedded Journalist" sözünü ısrarla 'iliştirilmiş gazeteci' diye çevirme eğiliminde oldu! (http://senses.thirdi.com/tags/embedded-journalism/ adresinden alınmıştır)

Şu aşamada, bilmek ve öğrenmekle ilgili çok farklı mecralara seyretmek de mümkün. Bunu erteliyorum. Zaman önemli. Çünkü iletişim süreci, zaman kavramıyla da son derece yakın ve insanı acz içinde bırakan benzersiz bir ilişki içindedir. Tam da insanı aciz kılan bu nedenledir ki, büyük iletişim kuruluşlarının birinci önceliği hızdır. Hız, kimi zaman doğruluktan önce gelir.

2.
Manipülasyon kavramı; kaynağında elde edilen enformasyona belirli bir amaca yönelik biçim vermeyi; kendi haline kalsa başka türlü gelişeceği, etki edeceği halde; onu o amaç doğrultusunda yeniden biçimlendirmeyi anlatır. 

Manipülasyonu yapan, iletendir. İleten (manipülatör), ileti ve iletilen arasındaki özgün ilişkiyi istediği gibi biçimlendirmek amacıyla iletiyi, saf halinden farklı olacak şekilde, yeniden yapılandırır.

Eğer anlatmak istediklerimizi sadece sözcükler ve işaret ettikleri anlamlarla anlatıyor olsaydık, manipülasyon muhtemelen bu kadar kolay olmayacaktı veya hiç mümkün olmayacaktı

Şunu vurgulamakta yarar var: manipülasyon, doğrudan yalan söylemek anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman aynı içeriği, birbirine çok yakın ifadelerle; birbirinden farklı formlarda sunmaktır. Diyelim, metni oluştururken kullanılan sözcüklere ve bunların sıralamasına hiç dokunmadan; sadece ortadaki bir paragrafı sona almak bile; o metnin içeriğini değiştirmediği halde; okuyanın zihninde canlanacak kanaati yüksek isabetle belirleyebilir. Gazetecilikte artık kural olarak bilinen bu örneği biraz açalım: iki tarafın bulunduğu bir tartışmayla ilgili bir haberde, gazeteci hangi tarafa yakın duruyorsa; onun görüşünü sona saklar. Karşılıklı savların içeriğine dokunmadan; hiçbir sözcüğü değiştirmeden; hiçbir ifadeyi tırnak içine almadan; kısaca hiçbir başka tuzağa başvurmadan, sadece bu uygulamasıyla; okuyucunun kompozisyon okuma alışkanlıkları ve hafıza alışkanlıkları üzerinden kendisinin desteklediği sava taraftar kazandırmayı amaçlar. Giriş, gelişme, sonuç şablonunu öğrenmemiş olanımız var mıdır? Öyleyse son paragraf, elde edilen sonucu anlatan paragraftır. Gazeteci böylelikle, eşik bekçisi kimliğini kullanır ve konuyla ilgili nihai yargısını asla kendi ağzından ifade etmeden, vurgulamış olur.
Okuyucu/izleyici çoğu zaman buna benzer tuzakların farkına varmaz. Farkına varabilmesi için; insanın algılama alışkanlıkları, insan algısının fizyolojik sınırları, psikoloji, sosyoloji, kamuoyu ve iletişim teknolojileri gibi birbirinden çok farklı bir sürü alanda bilgi sahibi olması gerekir.

Tanımı özetlemeye çalışalım: manipülasyon; iletinin (metnin) yaratacağı etkiyi istenen doğrultuda biçimlendirmeyi amaçlayan, bir tür “düzeltme” işlemidir. Yine yakın çevremizde sürekli karşılaştığımız bazı örneklere atıf yapabiliriz. “Ona bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum!” ifadesi, ‘anlatmak istediğimi, karşımdakini kırmadan, ya da kızdırmadan nasıl anlatabilirim?’in karşılığıdır. Genellikle zor görünür. Çünkü evirip çevirip sonunda uygun bir forma büründüreceğim metnimin; doğrudan yalan söylemek anlamına gelmese de; doğru söylemek anlamına da gelmediğini, içten içe bilirim. “Aslında bu söylediğim şey, kesinlikle seni kıracak bir şey ama; lütfen kırılma!” 

Herkes açısından acıklı bir durum… 

İstatistik bilimi başta olmak üzere; güvenilir olduğu savlanan bazı bilimsel yöntemler, güncel manipülasyon süreçlerinde başrolü oynar. Rakamlar ikna edicidir. Çünkü rakam, somut bir varlığı, doğrudan zihnimizde canlandırabileceğimiz varlıkları refere eder. Büyüklük, küçüklük, çokluk, azlık kavramlarına yapılan kestirme göndermelerdir rakamlar. Bir de nedense, abartmaya çok müsait verilerdir. İşin içine hesaplamalar girdiğinde binbir çeşit yol ve yordam vardır. Manipülatör açısından uygun sonucu verebilen yolu tercih etmek mümkündür. Suç değildir. Üstelik, araştırma yapmıştır: ayıp da sayılmaz.

Manipülatörün vazgeçilmez argümanı: rakamlar! (http://youarebeingmanipulated.com/manipulating-numbers-part-1/adresinden alınmıştır
Bir örnek senaryo tasarlayalım. Örneğin, Çernobil Nükleer Santrali’nde 20 yıl önce meydana gelen patlamanın, Türkiye’nin kuzey kıyılarında son 20 yılda görülen kanser vakalarıyla ilgisi olmadığını savlayan bir bakanlık araştırması düşünelim. Araştırma, savını Türkiye’nin başka bölgelerindeki kanser istatistikleriyle, kuzey kıyılarımızdaki kanser istatistikleri arasında fark olmadığı bilgisine dayandırsın. Bu araştırmanın, 20 yıldır neden bugün yapıldığı (zamanlama); neden sadece kanser vakalarıyla ilgili istatistik bilgileri içerdiği (kapsam); toprakta, havada, suda neden radyoaktivite analizleri yapılmadığı (yöntem); farklı bölgelerdeki istatistiklerin neden bütün bölgelerde kanser riskinin o düzeyde olduğunu gösterdiği sorusunu değil de; kuzey kıyılarında Çernobil etkisinin olmadığı kanaatini doğurduğu sorularına bir açıklık getirilmemiş olsun.

Araştırmayı yapanlar, zamanlamayla ilgili, önceki hükümetlerin ilgilenmediği konuyla kendi hükümetleri sırasında ilgilendiklerini söyleyebilir. Çernobil Nükleer Santrali’nde yıllar önce meydana gelen patlamayla ilgili değil de; yurttaşların son derece hassas olduğu kanser olgusuyla ilgili bir araştırma yaparak, kapsamla ilgili yeterince geniş bir çerçeve oluşturduklarını da söyleyebilirler. Yöntemle ilgili olarak da mesela 43 bin kişiyle görüştüklerini; böylesine bir kalabalığa ulaşarak mümkün olan en gerçekçi sonuçları elde ettiklerini savlayabilirler.

Böyle bir örnek karşısında yurttaşların, farklı kaynaklara duyarlı olmak, açıkgöz olmak ve olup bitene çok yönlü bakabilmek dışında yapabileceği çok fazla şey yoktur. Zamanlama açısından, uydurduğumuz örneği hatırlayalım; mesela Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santral ile ilgili, kamuoyunun bilgisi dışında sürdürülen pazarlıklara denk geldiyse, bu araştırmayı başka türlü okumak mümkündür. 

Ya da patlamaya 5000 km. mesafedeki ülkelerde, kanserle ilgili tüyler ürpertici sonuçlar ortaya çıkmışken; 3000 km. mesafedeki Türkiye’de nasıl olup da kansere ilişkin hiçbir olumsuz etki oluşmadığı sorusu sorulabilir. Böyle bir bakışla yaklaşan yurttaş, nükleer santrallerle ilgili olumsuz bir deneyimin etkilerinin, tarihten silinmeye çalışıldığını düşünebilir. Çünkü bir devlet araştırması, o konuyla ilgili nihai bir sonuç referansıdır. Bugün olduğu gibi; yıllar sonra, diyelim ki Sinop’ta inşa edilecek nükleer santralle ilgili araştırırken de başvurulacak en güvenilir kaynaktır. Yani, öyle olmalıdır. 

Bu metni örneklerle doldurmayı istemiyordum, ama manipülasyonun sayısız yöntemi arasında nelerin olabileceğine dair fikir vermek amacıyla bir küçük örnekten de söz edeceğim: sözcükler. 

Sözcükler, metin içinde nerede kullanıldıklarından; dilbilgisi bağlamında hangi formda kullanıldıklarına kadar değişen sayısız durum ve kombinasyon çerçevesinde, farklı anlamlar kazanabilir. Mesela, çok yaygın ve en eski tekniklerden biri şudur: Büyük Britanya’da bir zamanlar aktif olan ayrılıkçı unsurlar, terörist idiler ve hep insan öldürürlerdi. Oysa bu ayrılıkçı teröristler hep “ölü olarak ele geçirilir” idi. Yani güvenlik güçleri insan öldürmezdi. Bu örnekte sözcüğün edilgen hali, özneyi ve özneyle yüklem arasındaki kaçınılmaz ilişkiyi ustalıkla gizler. Okuyucu/izleyici, özneyi ve yüklemle olan ilişkisini algılayacak zaman bulamadan metin biter. Bu konuda son birkaç onyıldır gelişen söylem çözümlemesi teknikleri, manipülasyona maruz kalan kalabalıklar için elverişli yöntemler sağlayabilecektir. Ancak, bu yöntemlerin alenileşmesi ve pratikleşip, yaygın olarak kullanılabilmesi, yakın zamanda mümkün görünmüyor.

3.
İnsanlar gündelik yaşamdan, ulusal siyaset ve uluslararası ilişkilere kadar bütün süreçlerde yoğun bilgi aktarımına ve bu aktarım sürecinde artık kaçınılmaz hale gelen manipülasyon yağmuruna maruz kalıyor. Enformasyonu toplamak ve yaymak, gelişmiş teknolojik altyapıyı ve işin sürekliliği için muazzam tutarlarda sermayeyi gerektirdiğinden, herkesin yapabileceği bir iş olmaktan uzaktır. 

Dolayısıyla, manipülasyon imkanları olanlarla, olmayanlar arasında bu anlamda bir rekabet imkanı yoktur. 

(http://digibytes4u.com/?p=314 adresinden alınmıştır)
 
Yayın kuruluşu sahiplerinin, kamuoyu karşısında inisiyatif sahibi unsurlar olduğu söylenebilir. Bazı toplumlarda yayın kuruluşu sahipleri, siyasi parti liderlerinden daha güçlü pozisyondadır ve aynı nedenle bazılarındaysa, bunlar aynı kimselerdir.


İtalya'nın en büyük medya patronu, İtalya'ya başbakan oldu.
Öte yandan, manipülasyona karşı kendini korumak isteyen birinin nerede, ne olup bittiğini anlaması; kimin haklı, kimin haksız olduğuna dair nerede duracağını kestirmesi giderek güçleşiyor. Ya da bunlar üzerinde tercihler yaparken aldanıp, yanılabiliyor. Son yıllarda internetin sağladığı ucuz ve uygulanabilir iletişim yöntemlerinin, dengeli bir rekabet ortamı sağlayabileceği düşünülebilir. Ama internetin, kitlesel iletişim aracı olarak değil de bireysel bir kendini ifade etme aracı olarak algılanıp değerlendirilmesi nedeniyle bu henüz mümkün görünmüyor. 

Açıkçası, bu bana çok garip geliyor ve sistemin zayıf tarafında duranların interneti kullanmayı henüz akıl edemediklerine inanıyorum.

Sonuç olarak enformasyonun manipülasyonu, hedef kitleyi oluşturan bireyler karşısında, günümüz dünyasının kaçınılmaz bir gerçeği olarak duruyor. Neler yapılabileceği sorusunun farklı yanıtları olabilir. Örgütlenmek, eğitim, medya okuryazarlığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, denetim mekanizmaları geliştirmek ve başka yöntemler, bunlar arasında sayılabilir. Üzerinde durmak istediğim başka bir yöntem daha var; ezelde gerçekleşmiş olması gereken bir süreci tekrar etmeye çalışmak. Şimdi bunu biraz açmaya çalışacağım.

4.
Bir ileti, ne kadar gerçeklikten kaynaklanıyor olsa ve derleme-aktarma sürecinde o gerçekliğe ne kadar sadık kalınsa da; o gerçekliğin ancak bir yansıması olabilir. Bu anlamda bütün bilgilerimiz, gerçekliğe ilişkin değerlendirme yapabilmemizi sağlayan yansımalardır, referanslardır. Gerçekliğe yakın yansımalar yaratabilmemizi sağlayan köşe taşlarıdır. 

Bu yolculukta, ne kadar çok referansımız varsa, yolumuzu bulmanın o kadar kolay olacağını düşünebiliriz. Tabi, önümüze yağan enformasyon karşısında; neye, ne kadar güvenebileceğimiz de hayati bir sorudur. Tam bu noktada, güvenmekle ilgili ayrıcalıklı ve özellikli bir kavramımız olup, olmadığıyla ilgili denemek istiyorum. Mutlak güvenilir bir referans edinmek mümkün müdür? 

Bu soruya olumlu yanıt verebilen anlayışlar olduğunu biliyoruz. 

Daha güzel bir dünya için
İnsan için daha güzel bir dünya yaratılması düşüyle gerçeklik arasında yakın bir ilişki olduğuna inanıyorum. Gerçeği nasıl algıladığımız ve gerçeklikten elde ettiğimiz deneyim ve bilgiyi nasıl biçimlendirip kullandığımız önemlidir. Bu bağlamda, ‘insanın özünün iyi olduğuna inananlar’ın da bilginin manipülasyonu üzerinde durmasında fayda olduğunu düşünebiliriz. Çünkü ‘iyi insan’a inananlar, gerçeğin nerede başladığına dair geleneksel bir bilgiye dayanarak yola çıkar. O da bireyin iç dünyasıdır. Orada bir şey, ne ise odur. Orada bulduklarımız saf bilgidir. Kendimizden başka uyarana ihtiyaç duymadan gerçekliğinden emin olabileceğimiz referans noktası oradadır. Farkındalığın başladığı yer, yani ilk bilgi, varlık ve varoluş ise; o varoluşa, yani kendimize tutunarak, bir sonraki basamağa adım atma imkânımız vardır. Öğrenme sürecinde minnete ve güvene ihtiyaç duyulmadığı biricik evre, iç dünyamızdaki o özgür ve eşsiz referansın oluşma evresidir. Mesele, o referansı, kendi vicdanımız karşısında acımasızca mücadele edip, günışığına çıkarmaktır. Tutunacağımız bu referans, bitimsiz bir süreçle şekillendireceğimiz özümüzdür ve yakın çevremizde ve dünyada olup biteni anlamlandırma maceramızda, bize rehberlik edebilir.

İnsanın sözünü ettiğim o ilk referansı kendi başına açığa çıkarabileceği düşüncesi, kendi özüne bakmayı kendiliğinden akıl edebileceği varsayımına dayanır. Yunan düşünür Platon’un mağara alegorisi bu öncülü tartışmaya açmıştır. Hatırlamak için özetleyeyim:

Bir mağarada zincirlenmiş iki kişi, bağlı bulundukları duvarda, biraz yüksekte bulunan küçük pencereden, karşılarındaki duvara vuran ışık ve zaman zaman duvarda oluşan gölgeler dışında hiçbir şey görmemektedir. Bulundukları mağaranın dışına hiç çıkmamış ve farklı hiçbir şey görmemişlerdir. Tutsak olduklarını da bilmezler. Bir gün tutsaklardan biri, rastlantı eseri zincirlerinden kurtulur ve pencereden dışarı bakar. Artık farklı bir gerçeklik boyutu olduğunun farkındadır ve arkadaşına gördüklerini anlatmayı dener. Ancak kabul görmez ve ikna edemez.

Sokrates
Platon, bu alegorisinde Sokrates’i anlatmayı amaçlamıştır. Sokrates’i büyük bir saygıyla selamlarken; onun uyanış sürecinin tesadüflere bağlı olduğunu; zincirlerini koparmasını sağlayan tesadüfler gerçekleşmeseydi; sözü edilen uyanışı gerçekleştiremeyeceğini savlar. Yani insanın, kendiliğinden bir uyanış yaşamayı akıl edemeyeceğini; onun uyanışı için uygun anda üst üste gelmesi gereken uyarıcı tesadüflere ihtiyaç olduğunu savunur. “Eğer Sokrates, iyi bir eğitim alma şansına sahip olamasaydı; Sokrates olamayacaktı” demeye getirir. Bu yaklaşım, insan uyanışının ilk adımı olan ve insanın özünde bulunduğu varsayılan o benzersiz cevherin varlığını yadsır.

Bu çelişki, başka başlıklar altında tartışılagelen diğer soruları da akla getirebilir. Benim durduğum yerde; o soru şudur: 

Eğer insanın özünde yatan böyle bir cevher yok idiyse; her şey nasıl başladı? Eğer kendi kendine yardım edemediyse, o uyanışı gerçekleştiren ilk insanın elinden kim tuttu?