enformasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
enformasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Televizyon

Özellikle ticari mesajları oluşturan kodların amacına ulaşabilmesi; o kodların, farklı izleyici tipleri açısından ortak anlamları olmasına bağlıdır. Bu ortaklık dilin, dolaylı olarak da kültürel anlamda farklı uçların yuvarlatılmasını gerektirir. Bu törpülenme süreci genellikle, gündelik hayatla örgülü yaşayan dil üzerinden yürür. Dil basitleştirilir; televizyon ekranından bazı kavramları -genellikle bir çoğunu birden- karşılaması için, yepyeni ve iğdiş sözcükler ilan edilir. Önce dil aşınır 


Televizyon, bireye ve toplumsal yaşama yönelik etkilerinin, çok farklı bağlamlarda ele alınarak; değerlendirmesinin, çok yönlü korelasyonlarla yapılması gerektiğine inandığım bir kitle iletişim aracıdır.

Televizyon, enformasyon kavramı içinde değerlendirilebilecek her türlü iletiyi -üstelik iletinin görsel ve işitsel unsurlarını eşzamanlı olarak- sunabilen, mucizevi bir araçtır. Çağdaş yaşamın en karmaşık ilişkilenme biçimi televizyon üzerinden gerçekleşir. Bu araç üzerinden yürüyen ilişkilenme ya da iletişim, o kadar karmaşıktır ki; bir değerlendirme sırasında değişkenlerden en az birini ihmal etmeden ilerleme kaydetmek zordur. İşin içinde düşünebileceğimiz unsurlardan belli başlılarını saymaya çalışayım... 

Bir kere televizyon yayıncılığı, ekonomik bir etkinliktir. Bu etkinlik sayesinde, örneğin, mal ya da hizmet üreten bir kuruluş, dağıtım alanı haritalarını artık konvansiyonel erişim olanaklarının imkan verdiği şekilde bir yarıçap üzerinden değil; çok büyük ölçeklere varabilen ve televizyon yayınlarının izlenebildiği parçalı bir coğrafya üzerinden hazırlayabilmektedir. 


İkinci önemli husus, televizyonun çok etkili bir enformasyon iletim aracı olmasıdır. Etkili olması, görsel algıya yönelik, ikna ediciliği yüksek mesajlar taşıyabiliyor olmasından kaynaklanır. İşitsel niteliğini de yabana atmadan, ama görsel algının insan algıları arasındaki özel durumuna bilhassa değinerek, görsellik kavramı için de bir tanım deneyeyim...

Görsellik
Ne kadar görürsem o kadar iyi (!)
Görsellik; bir uyaranın gözle algılanabilir niteliklerinin tümüdür. Dolayısıyla, başka bir bütünün tamamlayıcısı olarak düşünmek gerekir. Yani uyaranın, başka duyularla algılanabilen bütünlüklü uyarıcı etkisinin bir parçasıdır, ancak.

Görsellik kavramı, uyaranın algı sürecine etki eden tüm görsel unsurlarını anlatır. Kavramı iyi tanımak için görüntünün; renk, çizgi, desen, hareket ve doku gibi tamamlayıcı unsurları üzerinde düşünmek yardımcı olabilir. Teknik altyapı da görsellik üzerinde etkilidir. Yani, görüntünün hangi maddi yapı üzerinde ya da hangi ortamda (medya) varlık bulduğu da önemlidir. Keza, algılayıcının görsel algı eşikleri de, kavramla yakından ilgilidir.

Bir uyaranın, algılayana yönelen diğer nitelikleri arasında öne çıkan, algı sürecinin en hızlı (algılama ve değerlendirme süresi olarak ortalama 2 saniye dolayında) olduğu alandır, görsellik. Görüntüyü bloke eden bir engel yoksa ve görme duyusunun menzilini aşan bir mesafede değilsek, görsel materyali algılarız. 


Uyaranın görsel niteliği, algılayıcının bireysel denetim mekanizmalarından en hızlı ve en az sorunla geçen niteliğidir. Reklam ve propaganda etkinliklerinde daha çok tercih edilmesinin nedeni, budur

Görsel uyaranlarla ilgili "yoğunluk" kavramından da söz etmemiz lazım. Yoğunluğu da iki farklı şekilde anlıyorum; birincisi aynı anda çok sayıda görsel uyaranın adeta bombardıman halinde yayınlanmasını anlatır. İkincisi de tek bir görsel uyaranın içerik itibarıyla yoğun nitelik taşıması demektir. Genellikle görsel uyaranlarla çalışan iletişimciler yoğunluk konusunda, yoğunluğu yüksek tutma yönünde, özenli bir çaba içinde olurlar. 

Hızlı, denetimsiz ve en ucuz!

Çünkü uyaranın görsel niteliği, algılayıcının bireysel denetim mekanizmalarından en hızlı ve en az sorunla geçen niteliğidir. Reklam ve propaganda etkinliklerinde daha çok tercih edilmesinin nedeni, budur. Materyal ne kadar yoğun olursa vicdani, etik ve hukuki filtrelerimizde o kadar az oyalanır ve dağarcığımıza yerleşmek üzere, kişisel filtrelerimizden hızla ve rahatça geçer.

Görsellik, herkesin kolayca üretebileceği bir nitelik olmamakla da, ayrı durur. Görsel materyalin profesyonel üretim süreci, -maliyeti birbirinden farklı bir çok teknik mümkün olmakla beraber, genel olarak- çok pahalı, sürdürülebilirliği zor ve meşakkatlidir. Pahalı olmanın dışında; ciddi zihinsel ve akademik donanımı da gerektirir.

Bu araya televizyon yayınlarının kolay izlenebilir niteliğini de ilave etmek istiyorum. Bir kere TV alıcıları, ekonomik anlamda artık herkesin edinebildiği bir araçtır. 


Bir açıdan baktığımda, evlerimizde TV alıcısı bulundurmak için 'üstüne para veriyor' olduğumuza inanamadığımı söylemek isterim! İleri (ütopik) demokrasilerde, TV alıcısı bulundurmanın kamuoyunca neredeyse ayıplanacağı, TV alıcısı bulundurmak için bireylerin ciddi ödemeler talep edeceği veya bununla ilgili ihalelere çıkılabileceği gibi gelişmeler öngörüyorum.

Herkes kendi evimde...

Neyse... Herkeste TV alıcısı var. Her yerde yayın da var. İzlemek çok kolay. Uzaktan kumandanın düğmesine basıyorsunuz ve izliyorsunuz; oturarak, yatarak ve belki başka bazı şeylerle de ilgilenirken. Evin içinde televizyonun kapanması gerekmiyor. Dikkatinizi başka bir şeye yöneltmiş olabilirsiniz ve ama televizyon, işitsel anlamda size ulaşmaya devam eder. Sesleri seçerek, yaptığınız işe ara verebilir ve gözlerinizi ekrana çevirebilirsiniz. Sizin ilgileneceğiniz bir şeylerden söz ediliyor olabilir; ilgilenirsiniz.

Sonuç olarak elimizde her eve girebilen, teknik anlamda üstün nitelikli görsel ve işitsel mesajlar yaymaya imkan veren, hedef profilinin geneli için ucuz bir araç var. TV alıcısının ekmek gibi, su gibi bir ihtiyaca dönüştüğünü, ekonomik sınıfımız ne olursa olsun, TV alıcısı olmayan bir mesken düşünülemediğini biliyoruz... 


Artık mesele, enformasyonun kaynağından alınıp, hedefe ulaştırılmasındadır. Bu çok pahalı süreç, enformasyonun istendiği gibi biçimlendirilmesi; manipüle edilmesi ve bir ileti formunda yeniden üretilip yayılmasıyla, maliyetinin çok üzerinde yararlar sağlayabilen bir etkinlik olarak tamamlanacaktır.

Enformasyonun akış yönünü; iletişim sırasında yeniden üretilmesi sürecini, yani genel olarak 'enformasyonu' kontrol eden güç, enformasyon çağının gerçek gücüdür. 
İşin enformasyonun taşınmasına ilişkin yanını da böylece anmış olalım.

Söz edilmesi gereken üçüncü husus; televizyonun, izleyen birey açısından yarattığı etkidir. Bu konu, farklı izleyici profilleri açısından ayrı ayrı ele alınsa iyi olur. Çünkü, aynı ileti çocuk için başka, yetişkin için başka; kadın için başka, erkek için başka; Afgan için başka, Japon için başka anlamlar kazanabilir. 


Televizyon, bütün saydığım ve sayamadığım farklı izleyici tipleri açısından, etkili bir aynılaştırma aracıdır. İzleyicileri kültürel anlamda birbirine benzetme eğiliminde olur

Ama genel bir kanaatimi burada anayım: televizyon, bütün saydığım ve sayamadığım farklı izleyici tipleri açısından, etkili bir aynılaştırma aracıdır. İzleyicileri kültürel anlamda birbirine benzetme eğiliminde olur. Bu etkiyle ilgili kesin bir sav öne sürmek mümkün değil, tabi. Ama, özellikle ticari mesajları oluşturan kodların amacına ulaşabilmesi; o kodların, farklı izleyici tipleri açısından ortak anlamları olmasına bağlıdır. Bu ortaklık dilin, dolaylı olarak da kültürel anlamda farklı uçların yuvarlatılmasını gerektirir. Bu törpülenme süreci genellikle, gündelik hayatla örgülü yaşayan dil üzerinden yürür. Dil basitleştirilir; televizyon ekranından bazı kavramları -genellikle bir çoğunu birden- karşılaması için, yepyeni ve iğdiş sözcükler ilan edilir.

Önce dil aşınır.

Bir de televizyonun, bireyler arası ilişkiler ve birey psikolojisi üzerindeki etkilerinden söz etmek lazım.

Televizyon, ülke ve dünya ölçeğinde çok önemli bir sürü enformasyonu evimize getirdiği için; daha az önemli olan bireyler arası ilişkilere, giderek daha az zaman ayırmamıza neden olur. Daha az konuşuruz birbirimizle. İletişim çağının mucizevi buluşu; daha az iletişim kurmamıza neden olur, başka bir deyişle. 


Televizyon sayesinde, dünyayı tek tek bireyler olarak daha iyi anlayıp değerlendirir; böylece daha iyi kavrarız. Ama aynı nedenle birbirimizi daha az anlarız

Bob Geldof & David Bingham (One of my Turns - Pink Floyd)
Yine başka bir ifadeyle; televizyon sayesinde, dünyayı tek tek bireyler olarak daha iyi anlayıp değerlendirir; böylece daha iyi kavrarız. Ama aynı nedenle birbirimizi daha az anlarız. Ormanın ihtişamı altında, ağacı görememek gibi. Oysa bireyler olarak bize lazım olan, tek başına ağaçtır genellikle.

Bireyler olarak bir şey yapabiliriz: televizyonun bize önerdiği bakış açısını; bize önerdiği ve sunduğu, enformasyona -tek tek izleyiciler olarak- bakarkenki konumumuzu reddetmek; bize sunulan paketlenmiş ve standardize edilmiş, birkaç bireysel gerçeklik modelinden birini tercih etme zorunluluğuna karşı çıkmak... 


Kendi gerçekliğimi kendim tarif edebilirim
Hayır! Benim birilerinin önerdiği bireysel gerçeklik modellerinden birini kabullenmeye ihtiyacım yok. Kendi gerçekliğimi kendim tarif edebilirim. Kendi gerçekliğimi kendim tanımladığım sürece, kendi gerçekliğime en uygun kararları alma şansım artar. 

Bu masada, 30 saniyelik yayın için, bireysel gerçekliğimize yüzlerce buton dokunur...

Bu da beni daha mutlu ve içinde yaşadığım dünyayı da muhakkak daha güzel hale getirecektir.

Böyle yaparak, karşımıza çıkan iletilere ilişkin, kendi gerçeğimize daha uygun bakış açılarını seçebilir; gerçek hayatın içindeki, gerçek konumumuzu daha iyi algılayıp, değerlendirebiliriz. Kendi gerçeğimizi hatırlamak için, arada birbirimizin yüzüne bakmamızda yarar var.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Algı ve kitlesel iletişim ilişkisi üzerine


Kısa araştırmam sırasında denk gelebildiğim ve algı kavramı hakkında az veya çok bilgi içeren çalışmaların hiçbiri enformasyon ağı, iletişim, medya süreçleri, siyaset gibi insanların karar verme süreçleriyle veya dünya işleri ile ilgili bir bakış açısı taşımıyordu, bu noktaya kısaca temas edenlerse aralarında güçlü bir bağlantı olduğunu varsaymıyorlardı.

Oysa algı kavramı bütün doğası gereği belki başka her şeyden önce bu saydığım alanlarla doğrudan ilgilidir. İnsanlık mirasının temelini oluşturan toplam insanlık bilgisi; bilginin aktarılması, iletilmesi süreçleri ile bu bilgilerin değerlendirilip kullanıldığı siyaset arenasının yapıtaşları değil midir? Ve bu yapıtaşlarının her bir tekinin ayrı ayrı var olabilmesi, tek tek bütün insan bireylerinin algı süreçlerine doğrudan bağımlı değil midir?

01.Algının tanımı üzerine…
Algı kavramı zor bir tartışma konusu çünkü yalın haliyle bile karmakarışık ve bilim insanları tarafından da henüz üzerinde uzlaşı sağlanmamış birçok yanı var. Bir bakıma tam bir keşmekeş…

Öte yandan gündelik hayatımızın her anında biz istesek de istemesek de karşımıza çıkan, kararlarımızı yönlendiren süreçleri anlatan ve istemesek de dimağımızı şekillendiren algı kavramını ve algıyla ilgili süreçleri, üstünkörü ve belli bir çerçevede de olsa ele alıp, bazı düşüncelerimi ve bulgularımı, daha çok bazı sorular oluşturmak yoluyla, paylaşabileceğimi düşünüyorum…

Çeşitli kaynaklarda birbirinden farklı birçok tanımla tarif edilen algı kavramı için örnek olarak seçtiğim birkaç tanımı sıralamakla başlayayım…

1.Algı, nesnelerin bilinçteki yansısıdır.
2.Algı, öznenin kendisinin dışında olanı alması sürecidir.
3.Algı, insanların çevreden gelen bilgileri seçme, organize etme ve yorumlama süreci sonunda elde ettiği verilere denir.
4.Algı, evrenin duyular yoluyla bilince yansıyan imgelerinin bilinç düzeyinde oluşturduğu tasarımdır.

Bu tanımların hepsi de doğrudur. Algı kavramına getirilmiş çok sayıda başka tanımı da yanlışlamadan kabul etmek durumunda kalıyoruz. Tanımlarla ilgili tartışırken kapsamlarına göre anlamak ve kendi bağlamımıza uygun olanı seçmemiz gerekiyor. Algılayan kişinin ihtiyaçları, istekleri, hatıraları, değerleri ve kişiliği bu süreçte rol oynar. İnsanın algı kapasitesi bu unsurların bir araya gelmesiyle belirlenir ve sınırlanır. Algılanan şeyin boyutları, tekrarlanma sıklığı, içerdiği çelişkiler ve devinimi de algı sürecinde etkilidir. Bunların her biri her insan için ve algılanan her nesne için farklı olduğundan, hiç kimse çevresini ve gerçeklik olgusunu aynı şekilde algılamaz.

Buna rağmen, ortak değerler oluşturmamız anlamına gelen, sosyalleşme süreçleri de yine algılarımızın vazgeçilmez katkısıyla oluşturulur.

Bu yazıda ele almayı istediğim çerçeve itibarıyla en uygun bulduğum tanım, az önce sıraladıklarımın sonuncusudur. Yani algı, evrenin duyular yoluyla bilince yansıyan imgelerinin bilinç düzeyinde oluşturduğu tasarımdır.

Algılar, bireyin karar verme süreçlerini belirlemede önem taşır ve bu süreçteki en güçlü etkenlerdir

Ancak bu tanımı bir açıdan eksik buluyorum; öznenin etkin olduğu örnek sürecin dışında kalan olasılıkları anmadığı ve başka türlüsünün mümkün olup olmadığına değinmediği için.

Algı, evrenin duyular yoluyla bilince yansıyan imgeleri ile ilintili olabilir elbette. Ama algı, evren hakkında bilince taammüden yansıtılan imgelerin bireysel hatırat ile harmanlanarak bilinç düzeyinde oluşturduğu tasarımdır da, aynı zamanda. Yani öznenin edilgen kaldığı algı süreçleri de söz konusu olabilir, pek ala…

Algı her şeydir
Bilinç sahibi canlılar evrende ilişkilenme fırsatı buldukları şeyleri, duyu organları yoluyla ve daha sonra değerlendirmek ve kullanmak üzere, bilişsel dağarcıklarına alırlar. Bu alış süreci çoğu zaman, bir bebeğin ellerini görme duyusu aracılığıyla fark etmesi gibi kendiliğinden ve kaçınılmazdır. Kimi zaman da basbayağı hedef gözeterek, belli ilkeler ve bir amaç doğrultusunda planlanarak gerçekleşir.

Bazen de ne algılanan, ne de algılayan, sürecin farkına varmaz. Ama her durumda algı oluşur ve her algı bir şeylere hizmet eder. Çünkü bütün algılarımız karar verme süreçlerimizi belirlemede önem taşır ve bu süreçteki en güçlü etkenlerdir.

02.Algı süreçlerinin götüreceği yer bilgi denizidir
Görme, işitme ve dokunma başta olmak üzere, beş duyumuz bilincimize yeni kavramlar ve yeni düşünceler oluşturabilmemiz için algısal gereçler taşırlar. Algı süreci sonunda, duyu organlarımız aracılığıyla bilincimizde oluşan imgeler, birbirlerini tamamlamak ve böylece anlam kazanmak suretiyle yeni bütünler oluştururlar. Bireyin algısı, önceki deneyimlerinden aklında kalan değerlendirmelerle de pekiştirilir ve güncel bir yargı oluşturacak şekilde yeni bir algıya dönüşür. Her algı, nihayetinde gideceği yerde bilgiye dönüşür veya her algı, son kertede bilgi olarak değer bulur.

İnsan hayatında bu ayrımın; yani algının anlık bir işlev doğrultusunda derhal bilgiye mi dönüştüğü yoksa bilgi olarak değerini son kertede mi bulduğu konusunun çok fazla önemi olmadığını düşünüyorum ve üzerinde durmuyorum. Çünkü bilgi olarak değer bulmayan algılarımızın bize ve çevremize bir faydası veya zararı yoktur. Onlar bilgi olarak değer bulacakları güne kadar bilinçaltımızda varlıklarını sürdürebilirler. Bilinçaltımızdaki değer kazanmamış varlıkları, bir yük değildir.

Bunları söylerken bilgi olarak aslında değer bulmuş olan ancak psikolojik olarak bastırılmış oldukları için bilinç düzeyinde anlamlandıramadığımız algıları hariç tutmak gerektiğini not düşmemizde yarar var… Bu türden algılarımız, derinlerde sessizce bilgiye dönüşürler ve davranışlarımızı belirlemeye devam ederler ama çoğu zaman farkında olmayız. Bu arada şunu da ekleyelim; bastırdığımıza göre, bunlar hemen hemen her zaman, rahatsız edici deneyimlerimize dayanan algılarımızdır…

Duyular yoluyla, dimağımıza hapsettiğimiz imgeler bazen yıllarca algıya veya bilgiye dönüşmeden bilinçaltımızda yer eder

Algı kavramına, ancak anlık bir işlevle birlikte düşünülürse tanım getirilebileceği de söyleniyor. Ama bu yaklaşım, herhangi bir anda başlayan algı sürecinin, nasıl olup da kimi zaman yıllarca sürebildiğini açıklamada pek işimize yaramaz. Duyular yoluyla, dimağımıza hapsettiğimiz imgeler bazen yıllarca algıya veya bilgiye dönüşmeden bilinçaltımızda yer eder. Bu durumda o imgelerin algıya dönüşmesi süreci, belki hiç hesapta olmayan bir tetikleyicinin yardımına ihtiyaç duyar. Tetikleyici unsur devreye girer girmez, unuttuğumuzu sandığımız imgeler, üstlerindeki tozu silkeleyerek boy gösteren algılara dönüşüverirler. Bunlar bazen anlamının saatini geçirmiş bilgiler olarak, tabiri caizse elimizde patlar; bazen de kaybolmuş bir hazinenin tesadüfen bulunması gibi beklenmedik değerler üretirler.

Köşeli veya oval; bireyin dünya görüşü ve kişisel gerçeklik algısı, kendi algısal deneyimine dayanır. Bu deneyim, öznenin etkin veya edilgen olduğu sayısız uyaran tarafından, ilmek ilmek örülmüş bir birikimdir.
Algının oluşması için duyu organlarının, harici bir unsur tarafından uyarılması gerekir. Duyularımızın her biri ses, ışık, koku gibi belli birer uyarana bağımlı çalışırlar ve bu uyaranların unsurlarından oluşan her spektrumda, insana göre algılanabilir ve algılanamaz bölgeler söz konusudur. Örneğin, insanın algılayabildiği renkler bellidir ve bazı değişkenler üzerinde oynayarak şansımızı belli ölçüde zorlayabilsek bile, insanların daha fazla sayıda renk görmelerini sağlamak veya algılamakta zorluk çektiğimiz renkleri daha kolay algılanır hale getirmek mümkün değildir. Ama insanın algılayabildiği renkler üzerinde çalışarak, insan algısını yönlendirme imkânı vardır.

Algılanan şeylerin değerlendirilip kullanılmadığı sürece bir değer ifade etmeyeceğini düşünürsek şu sonuca da varabiliriz; insan duyularının belli bir çerçeveyle sınırlı olması, handikaptan ziyade bir avantaj olmuştur. Çünkü bir şeyi, referanslarınız; yani kerteriz alacağımız; kabul edilmiş ve sabit olduğu varsayılan bir dayanağımız olmadan değerlendiremeyiz. Muhtemelen duyularımızın alt ve üst eşikleri; yani sınırları sayesinde, algılarımızı oluşturacak olan imgeleri tarif edebiliyor, duyularımızın kaydettiği verileri o sınırları referans almak yoluyla anlamlandırabiliyoruz.

03.İnsan algısı siyasetin belirleyicilerindendir
Böyle bir başlık altında tartışabilmek için çok daha derin ve kapsamlı bir araştırma yapmam gerekirdi ancak imkânlarımın elverdiği kadarını yapabildim. 

Yine de araştırmamı yaparken, cüret gösterip, çok rahatsız edici bir tespitte bulunduğumu belirtmek zorundayım. Algı kavramı hakkında az veya çok bilgi içeren çalışmaların hiçbiri enformasyon ağı, iletişim, medya süreçleri, siyaset gibi insanların karar verme süreçleriyle veya dünya işleri ile ilgili bir bakış açısı taşımıyordu, bu noktaya kısaca temas edenlerse aralarında güçlü bir bağlantı olduğunu varsaymıyorlardı.

Oysa algı kavramı bütün doğası gereği belki başka her şeyden önce bu saydığım alanlarla doğrudan ilgilidir. İnsanlık mirasının temelini oluşturan toplam insanlık bilgisi; bilginin aktarılması, iletilmesi süreçleri ile bu bilgilerin değerlendirilip kullanıldığı siyaset arenasının yapıtaşları değil midir? Ve bu yapıtaşlarının her bir tekinin ayrı ayrı var olabilmesi, tek tek bütün insan bireylerinin algı süreçlerine doğrudan bağımlı değil midir?

Kitlesel uyaranlar algıyla çok yakın bir ilişki içinde değil mi?
Algı kavramını ruhbilim çerçevesinden bakarak çalışmak ve tekil bireyin yaşadığı bir süreç olarak değerlendirmek yanlış değil, elbette. Yahut algıyı; örneğin insan gözünün nasıl çalıştığını tarif ederken kullandığımız ve görme işi sırasında işleyen tali bir süreç gibi değerlendirmek de yanlış değildir. Bunun gibi başka disiplinlerin algı kavramını kendi bağlamlarında değerlendirmelerinde de bir sorun olduğunu söylemek niyetini taşımadım.

Ancak öte yandan algı dediğimiz olgu, karar verme mekanizmalarımızı yönlendiren bilginin de kaynağıdır. Üstelik algıyı oluşturacak olan nüveler, bilinç düzeyinde farkında olduğumuz bilginin aksine, bilinç düzeyinde var olmak zorunda da değildir. Bilinçaltında, yeşereceği günü bekleyen tohumlar gibi, yıllar boyu hayatta kalabilirler.

Dolayısıyla algı kavramının insanlığın gidişatını doğrudan etkileyen bir unsur olduğunu; insanlık tarihi oluşurken, telaffuz edebileceğimiz kavramlar arasında, birkaç başrolden birinin sahibi olduğunu nasıl yadsıyabiliriz!

Kısaca şunu vurgulamak arzusundayım: algı olgusu, insanların bilgi edinme süreçlerinin başlıca aktörlerinden biridir. İnsan davranışlarının belirlenmesinde birinci derecede önemlidir. Algı süreçlerini çok iyi analiz etmek; algı süreçlerinin doğasını öğrenmek; kişisel algı süreçlerimizin farkında olmak ve mümkün olduğun kadar kontrol edebilmek gerekir. Böyle bir olanak, kendimizin ve bizi çevreleyen evrenin farkına varmamızı sağlayacak; bu da içsel yolculuğumuz süresince bu farkındalığın aydınlatıcı rehberliğini hizmetimize sunacaktır.

Bunları yaparken de günümüze kadar yapılanlara ilaveten, iletişim kuramları ve siyaset bilimleri çerçevesinden de bakmak ve bulgularımızı bu olgular çerçevesinde de değerlendirmek zorundayız. Gerçeğe ve evrensel barışa giden yolda bunların yardımı olabilir. Bu tartışmada spekülatif yargılarda bulunmayı istemiyorum ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim; algı kavramıyla ilgilenmemeyi seçtiğimiz zaman neler olabildiğini tecrübe ediyor ve biliyoruz…

04.Algı süreçleri özgürleştiricidir
Algı üzerinde düşünmenin bir önemli faydası daha var. Bunu şöyle tarif etmeyi deneyeyim; insan, algılama yeteneğini geliştirdikçe; hatta geliştirmek zorunda bile değildir; mevcut yeteneğini kullandıkça diyelim; genetik hatıratının baskılayıcı, hatta köleleştirici ağırlığından kurtulur.

Bu düşünceyi şöyle açmaya çalışayım: canlıların ‘genetik bilgi’ olarak tanımlanan ve bireysel donanımı ve bilgisi arttıkça unutulup, kaybolan bir takım doğrularla (‘yap’lar ve ‘yapma’larla…) donanımlı olarak doğduğunu biliyoruz. Bunlar değişen dünyada; daha doğrusu değiştiregeldiğimiz dünyada giderek, ilerlememizi engelleyen istem dışı davranış kalıplarına neden olurlar. Önyargılardan söz etmiyorum; söylemek istediğim şey daha çok bilmeden, istemeden hatta farkında bile olmadan takındığımız tavırlar ve tutumlarımızdır.


Örneğin kimi özel durumlarda fedakârlık yapmak, insanların genetik hatıratının önerdiği yola aykırıdır. Rasyonel değildir, bu anlamda yanlıştır ve fedakârlık yapana zarar verir.

Oysa insanlar fedakârlık yapabiliyorlar. Üstelik (henüz bir kural değil belki ama…) farkındalıkları arttıkça, bilgilendikçe, bilinçleri gelişip zenginleştikçe insanların fedakârlık yapma istatistikleri/olasılığı da artıyor. Önce kendisine dair farkındalığı artan birey, giderek başka insanların ve toplumsal bütünün daha çok farkına varıyor ve kişisel evreninin öznesi ‘ben’den ‘biz’e doğru evriliyor.


Henüz emekleme çağını geçirdiğine inandığım bütün bu süreç, bilgi edinmemizin öncelikli koşullarından biri olan algının ortaya çıkmasıyla mümkün olabiliyor.

Dolayısıyla daha güzel bir dünya, daha mutlu insanlar ve refah içinde bir insanlık ülküsü çerçevesinden bakarken, algı kavramına hak ettiği önemi atfetmek; duyularımıza saygı duymak; onların eşiğinden atlayan her türlü uyarana karşı mümkün olduğu kadar hazır ve donanımlı halde kalmak gerekir.

15 Temmuz 2012 Pazar

Bilginin manipülasyonu

Enformasyonu toplamak ve yaymak, gelişmiş teknolojik altyapıyı ve işin sürekliliği için muazzam tutarlarda sermayeyi gerektirdiğinden, herkesin yapabileceği bir iş olmaktan uzaktır. Dolayısıyla, manipülasyon imkanları olanlarla, olmayanlar arasında bu anlamda bir rekabet imkanı yok.Enformasyonun manipülasyonu, hedef kitleyi oluşturan bireyler karşısında, günümüz dünyasının kaçınılmaz bir gerçeği olarak duruyor. Neler yapılabileceği sorusuna verilen farklı yanıtlar var. Örgütlenmek, eğitim, medya okuryazarlığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, denetim mekanizmaları geliştirmek ve başka yöntemler, bunlar arasında sayılabilir...

Konuyu sınırlandırmakta zorluk çektim, çünkü bilgi ve bilginin ileti formunda yeniden üretilmesi ve sonrasında dağıtılması sürecine ilişkin temel kavramlardan sadece ikisi üzerinde, üstünkörü bir sohbet için bile saatler gerekebilir. Tercihimi, kavramlar üzerinde kısaca ve basitçe durup; temel bir iki kavramdan yola çıkarak, insan düşüncesi açısından pratik ve kestirme kapılar açmayı denemek doğrultusunda kullandım. Kendimce bir patika oluşturup, aklımın akışına izin vermeyi denedim. 

Temel kavramların Türkçe’deki durumu çok açık ve belirgin değil. Manipülasyon ve başlıkta bilgi sözüyle karşıladığım enformasyon kavramlarına; iletişim olgusunun kilit kavramları olmalarına rağmen, uygun Türkçe karşılık henüz bulunabilmiş değil.

1.
Enformasyon sözcüğü ilk kullanıldığı dönemde, insan aklına yeni bir biçim verme potansiyeli olan bilgi anlamına geliyordu. İnsanın aklını geliştirecek; eskiden olduğu halden farklı bir hale sokacak her türlü bilgi; enformasyon demekti. Bugün bu tanım, karmaşıklaşmış iletişim ilişkileri ve gelişen teknolojinin bilgiyi toplamak, kullanmak ve dağıtmak konusunda ulaştığı noktada yetersiz kalıyor.

Gönlümden, kavramın bu eski tanımı hala geçerli olabilseydi diye geçiriyorum. Bu konu üzerinde durmayı istememin nedeni, biraz da budur.

Her şey metindir
Bugün enformasyon, genel ifadesiyle; insanın oluşturduğu öğrenme sürecine ilişkin bir sistem; kendisine benzer sayısız parçanın oluşturduğu bir bütündür. Sistem metinlerle (ileti) işlerlik kazanır. Metinler enformasyonu kaynağından alıp yaymak amacıyla geliştirilmiş ortamlarla (medya) taşınır. Metin (ileti), enformasyonun somutlaşmış halidir. Dolayısıyla şunu söylemek de mümkündür: algılanabilirliği olan; hal, düşünce, sav vb şeyler hakkında enformasyon içerebilen her şey birer metindir. 

İletişim sürecinin basit şeması (http://www.ak-kurt.com/bseib.html adresinden; Dursun Akkurt'un Temmuz 2001 tarihli yazısından alınmışltır)

Buradan yola çıkarak, somutlaşmış metnin iletildiği ortam da, kendine göre bir metindir. Her şey metindir. Metin kavramını, bağlamımız doğrultusunda, yazılı doküman anlamındaki ‘text’ ifadesinin karşılığı olarak değil; ileti, yani algılayabildiğimiz her şey anlamında kullanıyorum. Giydiğimiz elbise, otomobilimizin rengi, oturuşumuz, yüz ifademiz; hepsi birer metindir.

Enformasyonun doğruluğundan söz etmek gerekmez. Doğru ya da yanlış olabilir. Başka deyişle, içeriğin yanlış olması, o içeriği enformasyon kavramı kapsamından çıkarmaz

Enformasyonun doğruluğundan söz etmek gerekmez. Doğru ya da yanlış olabilir. Başka deyişle, içeriğin yanlış olması, o içeriği enformasyon kavramı kapsamından çıkarmaz. Şöyle bir deney yapılabilir: Seçmeyi isteyeceğiniz herhangi bir anda, kulağınıza çalınıveren küçücük bir ses bile, enformasyon içeren bir metindir. Tanımadığınız bir yere gittiğinizde duyduğunuz kuş sesi, çevrede kuşların yaşadığına dair size bilgi verir. Bunun doğruluğundan emin olamasanız da, bir uyaranı algılamış; deneyiminiz ve donanımınız doğrultusunda değerlendirmişsinizdir. Oysa o kuş sesinin, gerçekten bir kuşun sesi olduğundan emin olamazsınız. Bir ses kaydı olabilir, bir okuyucu cihazdan çıkmış olabilir. Bu durumda, ‘çevrede ses okuyucusu bir cihaz veya bir kuş var’ dersek; gerçeğe yaklaşmış olabiliriz. Konu hakkındaki bilgimizi, örneğin görsel bir algıyla da pekiştirebilirsek; gerçeğe daha da yakınlaşmak mümkündür.

Burada bir parantez açıp, çevremizde sürekli deneyimlediğimiz bazı örnekleri de hatırlatmak istiyorum. Bir tanıdığımızın canımızı çok sıkan bir tutumuyla karşılaştığımızda, bu tutumu kolayca kendimize yönelik hasmane bir tavır olarak değerlendirebiliriz. Oysa bunun hasmane bir tavır olduğundan; o tavrı belirleyen çok sayıda değişkeni bilmeden, emin olmamıza imkan yoktur.
Örneklerden yola çıkarak şöyle bir sonuca gidebiliriz: bir olgu hakkındaki enformasyon, tek başına o olguyla ilgili gerçeğin yansısı olamaz. Bunun yanında enformasyon içeren metnin içeriği zenginleşip, hacmi genişledikçe; gerçeğin yansısının (metin) gerçeğe o ölçüde yakınlaşacağını düşünebiliriz.

Gerçeğe yaklaşmak
“Gerçeğe yakınlaşmak kaygısı da nereden çıktı!?!” diye sorulabilir. Kavramı, enformasyonun sistem olarak, bir öğrenme sürecini anlattığı ve insanın bilmesini amaçladığını varsaydığım için, gerçeklikle ilişkilendiriyorum.

Gerçeğe yakınlık meselesini fiziki yakınlık gibi de düşünmek mümkün. "Gömme Gazeteci" kavramı bu anlayışla 1. Körfez Savaşı'nda ABD Ordusu tarafından geliştirildi. Türk Medyası nedense "Embedded Journalist" sözünü ısrarla 'iliştirilmiş gazeteci' diye çevirme eğiliminde oldu! (http://senses.thirdi.com/tags/embedded-journalism/ adresinden alınmıştır)

Şu aşamada, bilmek ve öğrenmekle ilgili çok farklı mecralara seyretmek de mümkün. Bunu erteliyorum. Zaman önemli. Çünkü iletişim süreci, zaman kavramıyla da son derece yakın ve insanı acz içinde bırakan benzersiz bir ilişki içindedir. Tam da insanı aciz kılan bu nedenledir ki, büyük iletişim kuruluşlarının birinci önceliği hızdır. Hız, kimi zaman doğruluktan önce gelir.

2.
Manipülasyon kavramı; kaynağında elde edilen enformasyona belirli bir amaca yönelik biçim vermeyi; kendi haline kalsa başka türlü gelişeceği, etki edeceği halde; onu o amaç doğrultusunda yeniden biçimlendirmeyi anlatır. 

Manipülasyonu yapan, iletendir. İleten (manipülatör), ileti ve iletilen arasındaki özgün ilişkiyi istediği gibi biçimlendirmek amacıyla iletiyi, saf halinden farklı olacak şekilde, yeniden yapılandırır.

Eğer anlatmak istediklerimizi sadece sözcükler ve işaret ettikleri anlamlarla anlatıyor olsaydık, manipülasyon muhtemelen bu kadar kolay olmayacaktı veya hiç mümkün olmayacaktı

Şunu vurgulamakta yarar var: manipülasyon, doğrudan yalan söylemek anlamına gelmez. Hatta çoğu zaman aynı içeriği, birbirine çok yakın ifadelerle; birbirinden farklı formlarda sunmaktır. Diyelim, metni oluştururken kullanılan sözcüklere ve bunların sıralamasına hiç dokunmadan; sadece ortadaki bir paragrafı sona almak bile; o metnin içeriğini değiştirmediği halde; okuyanın zihninde canlanacak kanaati yüksek isabetle belirleyebilir. Gazetecilikte artık kural olarak bilinen bu örneği biraz açalım: iki tarafın bulunduğu bir tartışmayla ilgili bir haberde, gazeteci hangi tarafa yakın duruyorsa; onun görüşünü sona saklar. Karşılıklı savların içeriğine dokunmadan; hiçbir sözcüğü değiştirmeden; hiçbir ifadeyi tırnak içine almadan; kısaca hiçbir başka tuzağa başvurmadan, sadece bu uygulamasıyla; okuyucunun kompozisyon okuma alışkanlıkları ve hafıza alışkanlıkları üzerinden kendisinin desteklediği sava taraftar kazandırmayı amaçlar. Giriş, gelişme, sonuç şablonunu öğrenmemiş olanımız var mıdır? Öyleyse son paragraf, elde edilen sonucu anlatan paragraftır. Gazeteci böylelikle, eşik bekçisi kimliğini kullanır ve konuyla ilgili nihai yargısını asla kendi ağzından ifade etmeden, vurgulamış olur.
Okuyucu/izleyici çoğu zaman buna benzer tuzakların farkına varmaz. Farkına varabilmesi için; insanın algılama alışkanlıkları, insan algısının fizyolojik sınırları, psikoloji, sosyoloji, kamuoyu ve iletişim teknolojileri gibi birbirinden çok farklı bir sürü alanda bilgi sahibi olması gerekir.

Tanımı özetlemeye çalışalım: manipülasyon; iletinin (metnin) yaratacağı etkiyi istenen doğrultuda biçimlendirmeyi amaçlayan, bir tür “düzeltme” işlemidir. Yine yakın çevremizde sürekli karşılaştığımız bazı örneklere atıf yapabiliriz. “Ona bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum!” ifadesi, ‘anlatmak istediğimi, karşımdakini kırmadan, ya da kızdırmadan nasıl anlatabilirim?’in karşılığıdır. Genellikle zor görünür. Çünkü evirip çevirip sonunda uygun bir forma büründüreceğim metnimin; doğrudan yalan söylemek anlamına gelmese de; doğru söylemek anlamına da gelmediğini, içten içe bilirim. “Aslında bu söylediğim şey, kesinlikle seni kıracak bir şey ama; lütfen kırılma!” 

Herkes açısından acıklı bir durum… 

İstatistik bilimi başta olmak üzere; güvenilir olduğu savlanan bazı bilimsel yöntemler, güncel manipülasyon süreçlerinde başrolü oynar. Rakamlar ikna edicidir. Çünkü rakam, somut bir varlığı, doğrudan zihnimizde canlandırabileceğimiz varlıkları refere eder. Büyüklük, küçüklük, çokluk, azlık kavramlarına yapılan kestirme göndermelerdir rakamlar. Bir de nedense, abartmaya çok müsait verilerdir. İşin içine hesaplamalar girdiğinde binbir çeşit yol ve yordam vardır. Manipülatör açısından uygun sonucu verebilen yolu tercih etmek mümkündür. Suç değildir. Üstelik, araştırma yapmıştır: ayıp da sayılmaz.

Manipülatörün vazgeçilmez argümanı: rakamlar! (http://youarebeingmanipulated.com/manipulating-numbers-part-1/adresinden alınmıştır
Bir örnek senaryo tasarlayalım. Örneğin, Çernobil Nükleer Santrali’nde 20 yıl önce meydana gelen patlamanın, Türkiye’nin kuzey kıyılarında son 20 yılda görülen kanser vakalarıyla ilgisi olmadığını savlayan bir bakanlık araştırması düşünelim. Araştırma, savını Türkiye’nin başka bölgelerindeki kanser istatistikleriyle, kuzey kıyılarımızdaki kanser istatistikleri arasında fark olmadığı bilgisine dayandırsın. Bu araştırmanın, 20 yıldır neden bugün yapıldığı (zamanlama); neden sadece kanser vakalarıyla ilgili istatistik bilgileri içerdiği (kapsam); toprakta, havada, suda neden radyoaktivite analizleri yapılmadığı (yöntem); farklı bölgelerdeki istatistiklerin neden bütün bölgelerde kanser riskinin o düzeyde olduğunu gösterdiği sorusunu değil de; kuzey kıyılarında Çernobil etkisinin olmadığı kanaatini doğurduğu sorularına bir açıklık getirilmemiş olsun.

Araştırmayı yapanlar, zamanlamayla ilgili, önceki hükümetlerin ilgilenmediği konuyla kendi hükümetleri sırasında ilgilendiklerini söyleyebilir. Çernobil Nükleer Santrali’nde yıllar önce meydana gelen patlamayla ilgili değil de; yurttaşların son derece hassas olduğu kanser olgusuyla ilgili bir araştırma yaparak, kapsamla ilgili yeterince geniş bir çerçeve oluşturduklarını da söyleyebilirler. Yöntemle ilgili olarak da mesela 43 bin kişiyle görüştüklerini; böylesine bir kalabalığa ulaşarak mümkün olan en gerçekçi sonuçları elde ettiklerini savlayabilirler.

Böyle bir örnek karşısında yurttaşların, farklı kaynaklara duyarlı olmak, açıkgöz olmak ve olup bitene çok yönlü bakabilmek dışında yapabileceği çok fazla şey yoktur. Zamanlama açısından, uydurduğumuz örneği hatırlayalım; mesela Sinop’ta yapılması planlanan nükleer santral ile ilgili, kamuoyunun bilgisi dışında sürdürülen pazarlıklara denk geldiyse, bu araştırmayı başka türlü okumak mümkündür. 

Ya da patlamaya 5000 km. mesafedeki ülkelerde, kanserle ilgili tüyler ürpertici sonuçlar ortaya çıkmışken; 3000 km. mesafedeki Türkiye’de nasıl olup da kansere ilişkin hiçbir olumsuz etki oluşmadığı sorusu sorulabilir. Böyle bir bakışla yaklaşan yurttaş, nükleer santrallerle ilgili olumsuz bir deneyimin etkilerinin, tarihten silinmeye çalışıldığını düşünebilir. Çünkü bir devlet araştırması, o konuyla ilgili nihai bir sonuç referansıdır. Bugün olduğu gibi; yıllar sonra, diyelim ki Sinop’ta inşa edilecek nükleer santralle ilgili araştırırken de başvurulacak en güvenilir kaynaktır. Yani, öyle olmalıdır. 

Bu metni örneklerle doldurmayı istemiyordum, ama manipülasyonun sayısız yöntemi arasında nelerin olabileceğine dair fikir vermek amacıyla bir küçük örnekten de söz edeceğim: sözcükler. 

Sözcükler, metin içinde nerede kullanıldıklarından; dilbilgisi bağlamında hangi formda kullanıldıklarına kadar değişen sayısız durum ve kombinasyon çerçevesinde, farklı anlamlar kazanabilir. Mesela, çok yaygın ve en eski tekniklerden biri şudur: Büyük Britanya’da bir zamanlar aktif olan ayrılıkçı unsurlar, terörist idiler ve hep insan öldürürlerdi. Oysa bu ayrılıkçı teröristler hep “ölü olarak ele geçirilir” idi. Yani güvenlik güçleri insan öldürmezdi. Bu örnekte sözcüğün edilgen hali, özneyi ve özneyle yüklem arasındaki kaçınılmaz ilişkiyi ustalıkla gizler. Okuyucu/izleyici, özneyi ve yüklemle olan ilişkisini algılayacak zaman bulamadan metin biter. Bu konuda son birkaç onyıldır gelişen söylem çözümlemesi teknikleri, manipülasyona maruz kalan kalabalıklar için elverişli yöntemler sağlayabilecektir. Ancak, bu yöntemlerin alenileşmesi ve pratikleşip, yaygın olarak kullanılabilmesi, yakın zamanda mümkün görünmüyor.

3.
İnsanlar gündelik yaşamdan, ulusal siyaset ve uluslararası ilişkilere kadar bütün süreçlerde yoğun bilgi aktarımına ve bu aktarım sürecinde artık kaçınılmaz hale gelen manipülasyon yağmuruna maruz kalıyor. Enformasyonu toplamak ve yaymak, gelişmiş teknolojik altyapıyı ve işin sürekliliği için muazzam tutarlarda sermayeyi gerektirdiğinden, herkesin yapabileceği bir iş olmaktan uzaktır. 

Dolayısıyla, manipülasyon imkanları olanlarla, olmayanlar arasında bu anlamda bir rekabet imkanı yoktur. 

(http://digibytes4u.com/?p=314 adresinden alınmıştır)
 
Yayın kuruluşu sahiplerinin, kamuoyu karşısında inisiyatif sahibi unsurlar olduğu söylenebilir. Bazı toplumlarda yayın kuruluşu sahipleri, siyasi parti liderlerinden daha güçlü pozisyondadır ve aynı nedenle bazılarındaysa, bunlar aynı kimselerdir.


İtalya'nın en büyük medya patronu, İtalya'ya başbakan oldu.
Öte yandan, manipülasyona karşı kendini korumak isteyen birinin nerede, ne olup bittiğini anlaması; kimin haklı, kimin haksız olduğuna dair nerede duracağını kestirmesi giderek güçleşiyor. Ya da bunlar üzerinde tercihler yaparken aldanıp, yanılabiliyor. Son yıllarda internetin sağladığı ucuz ve uygulanabilir iletişim yöntemlerinin, dengeli bir rekabet ortamı sağlayabileceği düşünülebilir. Ama internetin, kitlesel iletişim aracı olarak değil de bireysel bir kendini ifade etme aracı olarak algılanıp değerlendirilmesi nedeniyle bu henüz mümkün görünmüyor. 

Açıkçası, bu bana çok garip geliyor ve sistemin zayıf tarafında duranların interneti kullanmayı henüz akıl edemediklerine inanıyorum.

Sonuç olarak enformasyonun manipülasyonu, hedef kitleyi oluşturan bireyler karşısında, günümüz dünyasının kaçınılmaz bir gerçeği olarak duruyor. Neler yapılabileceği sorusunun farklı yanıtları olabilir. Örgütlenmek, eğitim, medya okuryazarlığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, denetim mekanizmaları geliştirmek ve başka yöntemler, bunlar arasında sayılabilir. Üzerinde durmak istediğim başka bir yöntem daha var; ezelde gerçekleşmiş olması gereken bir süreci tekrar etmeye çalışmak. Şimdi bunu biraz açmaya çalışacağım.

4.
Bir ileti, ne kadar gerçeklikten kaynaklanıyor olsa ve derleme-aktarma sürecinde o gerçekliğe ne kadar sadık kalınsa da; o gerçekliğin ancak bir yansıması olabilir. Bu anlamda bütün bilgilerimiz, gerçekliğe ilişkin değerlendirme yapabilmemizi sağlayan yansımalardır, referanslardır. Gerçekliğe yakın yansımalar yaratabilmemizi sağlayan köşe taşlarıdır. 

Bu yolculukta, ne kadar çok referansımız varsa, yolumuzu bulmanın o kadar kolay olacağını düşünebiliriz. Tabi, önümüze yağan enformasyon karşısında; neye, ne kadar güvenebileceğimiz de hayati bir sorudur. Tam bu noktada, güvenmekle ilgili ayrıcalıklı ve özellikli bir kavramımız olup, olmadığıyla ilgili denemek istiyorum. Mutlak güvenilir bir referans edinmek mümkün müdür? 

Bu soruya olumlu yanıt verebilen anlayışlar olduğunu biliyoruz. 

Daha güzel bir dünya için
İnsan için daha güzel bir dünya yaratılması düşüyle gerçeklik arasında yakın bir ilişki olduğuna inanıyorum. Gerçeği nasıl algıladığımız ve gerçeklikten elde ettiğimiz deneyim ve bilgiyi nasıl biçimlendirip kullandığımız önemlidir. Bu bağlamda, ‘insanın özünün iyi olduğuna inananlar’ın da bilginin manipülasyonu üzerinde durmasında fayda olduğunu düşünebiliriz. Çünkü ‘iyi insan’a inananlar, gerçeğin nerede başladığına dair geleneksel bir bilgiye dayanarak yola çıkar. O da bireyin iç dünyasıdır. Orada bir şey, ne ise odur. Orada bulduklarımız saf bilgidir. Kendimizden başka uyarana ihtiyaç duymadan gerçekliğinden emin olabileceğimiz referans noktası oradadır. Farkındalığın başladığı yer, yani ilk bilgi, varlık ve varoluş ise; o varoluşa, yani kendimize tutunarak, bir sonraki basamağa adım atma imkânımız vardır. Öğrenme sürecinde minnete ve güvene ihtiyaç duyulmadığı biricik evre, iç dünyamızdaki o özgür ve eşsiz referansın oluşma evresidir. Mesele, o referansı, kendi vicdanımız karşısında acımasızca mücadele edip, günışığına çıkarmaktır. Tutunacağımız bu referans, bitimsiz bir süreçle şekillendireceğimiz özümüzdür ve yakın çevremizde ve dünyada olup biteni anlamlandırma maceramızda, bize rehberlik edebilir.

İnsanın sözünü ettiğim o ilk referansı kendi başına açığa çıkarabileceği düşüncesi, kendi özüne bakmayı kendiliğinden akıl edebileceği varsayımına dayanır. Yunan düşünür Platon’un mağara alegorisi bu öncülü tartışmaya açmıştır. Hatırlamak için özetleyeyim:

Bir mağarada zincirlenmiş iki kişi, bağlı bulundukları duvarda, biraz yüksekte bulunan küçük pencereden, karşılarındaki duvara vuran ışık ve zaman zaman duvarda oluşan gölgeler dışında hiçbir şey görmemektedir. Bulundukları mağaranın dışına hiç çıkmamış ve farklı hiçbir şey görmemişlerdir. Tutsak olduklarını da bilmezler. Bir gün tutsaklardan biri, rastlantı eseri zincirlerinden kurtulur ve pencereden dışarı bakar. Artık farklı bir gerçeklik boyutu olduğunun farkındadır ve arkadaşına gördüklerini anlatmayı dener. Ancak kabul görmez ve ikna edemez.

Sokrates
Platon, bu alegorisinde Sokrates’i anlatmayı amaçlamıştır. Sokrates’i büyük bir saygıyla selamlarken; onun uyanış sürecinin tesadüflere bağlı olduğunu; zincirlerini koparmasını sağlayan tesadüfler gerçekleşmeseydi; sözü edilen uyanışı gerçekleştiremeyeceğini savlar. Yani insanın, kendiliğinden bir uyanış yaşamayı akıl edemeyeceğini; onun uyanışı için uygun anda üst üste gelmesi gereken uyarıcı tesadüflere ihtiyaç olduğunu savunur. “Eğer Sokrates, iyi bir eğitim alma şansına sahip olamasaydı; Sokrates olamayacaktı” demeye getirir. Bu yaklaşım, insan uyanışının ilk adımı olan ve insanın özünde bulunduğu varsayılan o benzersiz cevherin varlığını yadsır.

Bu çelişki, başka başlıklar altında tartışılagelen diğer soruları da akla getirebilir. Benim durduğum yerde; o soru şudur: 

Eğer insanın özünde yatan böyle bir cevher yok idiyse; her şey nasıl başladı? Eğer kendi kendine yardım edemediyse, o uyanışı gerçekleştiren ilk insanın elinden kim tuttu?